Milano’nun daha sakin programının aksine Paris Moda Haftası kıdemli tasarımcıların ve görkemli modaevlerinin resmi geçidine ev sahipliği yaptı.

Paris Moda Haftası’nın açılışını hepimizin yakından tanıdığı isim, Burç Akyol yaptı. 2020’de Fashion Trust Arabia’yı kazanan Akyol, resmi takvimdeki ikinci defilesini Paris’in göbeğindeki Institut du Monde Arabe’da sundu. Minimal silüetlerin ağırlıkta olduğu koleksiyon için Akyol, şov sonunda verdiği röportajda “Avukatları anımsatan sıkıcı bir minimalizm değil, kişinin kendi karakterini ortaya koyabilecek bir minimalizm” diyordu. Kıyafetlerden birinin üzerinde Rumi’nin dizeleri bile vardı.

Paris Moda Haftası’nın Ardından

Ancak haftanın en çok konuşulan ve esas açılışını yaptığını söylemekte bir sakınca görmeyeceğimiz Louis Vuitton’da minimalizmden en ufak bir iz yoktu. Pharrell Williams’ın üçüncü, Paris’te düzenlediği ise ikinci Louis Vuitton koleksiyonu için seçtiği yer, LVMH’in görkemli mekanlarından biri olan Foundation Louis Vuitton’du. Ancak gelen konuklar için Paris’ten Amerika Birleşik Devletleri’ne, Virginia’ya doğru seyahat ettiklerini söyleyebiliriz. Belki de uzaya doğru çıktığımız yolculuktan sonra bu haftanın en çok konuşulan ikinci seyahatiydi bu. Pharrell Williams, yeni koleksiyonunun ilhamını Western kültüründen, Amerika’nın yerli halklarından alıyordu. Üstelik adını “kültür yağmacılığına” karıştırmamak için de yerel halklarla işbirliği içindeydi. Şovda sunduğu müziklerden ürünlere kadar. Dakota ve Lakota halkının fonksiyonel işçi giyiminden ilhamla hazırlanan koleksiyonun aksesuarlarından sorumluydu. Bu arada ufak da bir not. Defilede Pharrell’in, Miley Cyrus’la hazırladıkları yeni şarkıyı da ilk kez dinledik.

Haftanın tek blockbuster sinema filmini anımsatan ve görkemli bir hikaye anlatan defilesi Louis Vuitton imzalı değildi tabii. LVMH’in diğer esas oyuncusu; Dior izleyen herkesin nefesini kestiği, dramatik gösterisiyle tüyleri diken diken eden bir performans sundu. Nureyev’den ilham alan koleksiyonda timsah derisi üstler, kimonoları çağrıştıran parçalar, incilerle bezenmiş transparan üstler yer alıyordu. Tüm bunları yaparken de modernleştirdiği simetrik kesimlerden geri kalmadı.

Şıklık ya da daha doğrusu konu zarafet olunca bu sezon Kim Jones’un tasarımlarıyla yarışan Dries Van Noten oldu. Koleksiyonunu sunmadan önce “Beklenmeyenin zarafeti” şeklinde çevirebileceğimiz bir makale hazırlayan Dries Van Noten’in şovunda pembeden maviye çeşitli renkler gördük ama siyahın hakimiyeti sorgulanmaz vaziyetteydi. Defilesini uzun bir paltoyla açıp smokinle kapattı. Kargo pantolonlar da vardı, deri tişörtler de. Ama her şeyden önce terzilik ön plandaydı. Yine tıpkı Dior’da olduğu gibi sanki couture inceliğiyle işlenmiş bir yaklaşım tercih edilmişti. Van Noten her zaman için gençlikle, onların kültürüyle ve hatta eğlencesiyle ilgilenen bir tasarımcı olmuştu. Bu kez ise biraz daha farklı bir yere odaklanmıştı…