Bir otelin ışığı, bir koridorun sessizliği, çamların arasından süzülen gün batımı ya da boş bir mekânın insana bıraktığı o tarif edilmez duygu… Yeşim Kozanlı için tasarım insanın ruhuyla temas eden bir deneyim alanı.

Türkiye’de otel ve konaklama tasarımı denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri Yeşim Kozanlı. Yıllardır geliştirdiği projelerde yalnızca mekân kurmuyor; duygu, ritim ve atmosfer tasarlıyor. Özellikle resort ve otel projelerinde doğayla kurduğu ilişki, ışığı bir malzeme gibi kullanışı ve “sessiz lüks” olarak tarif edilen yalın ama derin tasarım diliyle dikkat çekiyor.

Ege Bölgesi ışığını, denizin açıklığını, taşın dokusunu ve boşluğun dinginliğini projelerine taşıyan Kozanlı’nın işleri, ilk bakışta yüksek sesle konuşmuyor. Ama içinde zaman geçirdikçe başka katmanlar açılıyor. Belki de bu yüzden onun tasarladığı mekânlar yalnızca “güzel” görünmüyor; insanda kalıyor.

Biz de Yeşim Kozanlı ile çocukluk yıllarından başlayan tasarım yolculuğunu, otelcilik dünyasına bakışını, ışıkla kurduğu ilişkiyi ve “mekân insanı iyileştirebilir mi?” sorusunun peşine neden hâlâ düştüğünü konuştuk.

yesim kozanli 02
Yeşim Kozanlı

Yeşim Hanım öncelikle teşekkür ediyorum. Sizinle söyleşi yapmayı, bir kadının gözünden profesyonel tasarım anlayışını konuşmayı değerli buluyorum. Sizi en başa götürmek istiyorum, iç mimarlıkla ilk kurduğunuz bağ nasıldı? Mekân sizin için ne zaman bir ifade alanına dönüştü?

Çocukluğumdan beri çizmeyi çok seviyordum. Defter kenarları, kâğıt parçaları, boş bulduğum her alan benim için bir anlatım yüzeyiydi. Bir dönem moda tasarımcısı olmayı düşündüm, bir dönem ressam olmayı… Ama zamanla fark ettim ki beni çeken şey sadece bir görüntü yaratmak değil, bir dünyanın içine girebilmekti. Lisede bir öğretmenimin söylediği bir cümleyi hâlâ hatırlıyorum: “Sen iki boyutla yetinmiyorsun, üç boyut düşünüyorsun.” Sanırım o cümle, içimde zaten var olan yön duygusunu görünür kıldı. Sonrasında mimarlık fakültelerinin broşürleri ile karşılaştığımda çok güçlü bir yakınlık hissettim. Ailemde ya da çevremde bu mesleği yapan kimse yoktu ama buna rağmen çok tanıdık gelen bir tarafı vardı. İçgüdüsel bir bağdı biraz.

Mekânın benim için bir ifade alanına dönüşmesi ise üniversite yıllarında oldu. İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı bölümünde bir stüdyo dersinde bir mekânı yeniden kurgulamamız gerekiyordu. O süreçte şunu fark ettim: Mekân sadece işlevden ibaret değil, aynı zamanda duygu taşıyor. İnsan bir yere girdiğinde orada sadece bulunmuyor, bir şey hissediyor. Benim için tasarımın asıl gücü de burada başladı. Bir alan yaratmaktan çok, bir his yaratmanın peşine düştüm.