Seiko geçtiğimiz günlerde 3 günlük güç rezerviyle dikkat çeken yeni bir klasik seri duyurdu. Haziran 2024’te satışa sunulacak olan bu seriyle geleneksel Japon tasarımlarının renklerinden, malzemelerinden ve dokularından yararlanan Presage koleksiyonu böylelikle biraz daha genişlemiş oldu.
Haruki Murakami’nin Zemberekkuşu’nun Güncesi kitabından bir cümle ile başlayalım: “İpek gömleğinin yakasında küçük, zarif bir altın iğne parlıyordu.”

Bence Seiko da başarılarıyla Japon saat yapım endüstrisi içinde mütevazı altın bir iğne gibi ışıldıyor. Ancak markanın 21. yüzyılda gösterdiği başarının temelinde zannedildiği gibi teknik bir ilerleme yoktur. Teknik anlamda elbette muazzam bir noktaya geldiler ama bir saati sevdiren/aldıran şey hiçbir zaman sadece teknik yaklaşım değildir.
Seiko ne zaman başarıya ulaştı diye düşündüğüm zaman aklıma Grand Seiko tasarımları geliyor. Seiko bir tarihte birdenbire Batı saat yapım anlayışından uzaklaştı. (Marka, tarihi bir uzunluk birimi olan Ligne’den milimetreye geçtiğinde benzer yapısal bir değişim yaşamıştı.)
Tam olarak 18 Aralık 1960’ta, Seiko Suwa tesisinde zaman ölçümünde yüksek hassasiyete sahip ilk Grand Seiko üretildi. O gün her saat meraklısının aradığı ideale ulaşma yolunda evrensel estetik zevklere sahip bir saat üretildi. Fakat bence o zaman bir şeyler eksikti. Saatin dokusunda Japon ruhunun inceliklerini görmek zordu, ne yumuşak bir gölge vardı ne de sıcak bir çay fincanından yükselen buhar.
Juniçiro Tanizaki’nin Gölgeye Övgü kitabı bu konuya bir açıklama getiriyor: “Kağıdı bildiğim kadarıyla Çinliler icat etti. Gündelik kullanımlar dışında Batı kağıdı hiçbir şey ifade etmezken Çin veya Japon kağıdının dokusunu gördüğümüzde bir nevi sıcaklık hisseder ve dinginleşiriz. Hepsinin rengi beyaz gibi görünse de Batı kağıdının beyazlığı ile Japon ya da Çin kağıdının beyazlığı farklıdır. Batı kağıdının dokusu ışığı yansıtırken, Japon kağıdıyla Çin kağıdı -tıpkı ilk kar yağışının nahif dış yüzeyi gibi- usulca ışığı içeri sızdırır. Ayrıca dokuları uysaldır, buruştursanız da katlasanız da ses çıkarmaz. Bu, bir ağacın yaprağına dokunmaya benzer; sessiz ve yumuşak.”

İşte mesele buydu bence, her şey çok keskin ve parlaktı. Oysa pürüzsüzlük doğrudan Batı’ya ait bir kavramdır. Sonuçta Batı gösterişli olanı çok sever, oysa Doğu sadelikteki gösterişi daha çok sever.
Markanın tarihçesinde şöyle bir açıklama var: “Grand Seiko tasarımcısı, bugün Grand Seiko stili olarak bilinen temayı tüm ayrıntıları dikkatle yaratarak ileri taşıdı. Kadran üzerinde ışık oyunları yaratmak için ibreleri ve indeksleri çoklu fasetli olarak hazırladı ve bir bezel üretti, böylece tasarım estetiğinin tamamı üzerine kuruluyordu. 44GS ile Grand Seiko, tasarım çizgisini buldu ve bir efsane doğdu.”







