Zamanın Gökyüzüne Açılan Kapısı: San Marco Saat Kulesi
Dakikaları saymaktan fazlasını yapan San Marco Saat Kulesi, Venedik’te zamanı gökyüzü, inanç ve iktidarla birlikte okumayı öğretiyor...
Tekneyle Venedik’e yaklaşıyoruz. Rehberimiz önce kıyı şeridinde bir tur yaptırmayı uygun görüyor. Oysa ben şu meşhur dört atımızı dünya gözüyle görmek için heyecanlıyım (San Marco Katedrali’nin dışında şehri selamlayan atların replika olduğunu bilsem de…) Kıyı şeridinden şehri seyrediyoruz önce. Bir an kendimi Kadıköy vapurunda hissediyorum. İlk kez gittiğim yerleri, bildiğim yerlere benzetme çabamı anlamış değilim. Tekneden inip San Marco meydanına doğru yürüyoruz. Ne kadar da Karaköy gibi…
Ve işte o meşhur meydana girmek üzereyiz… Katedralin yan tarafında duruyoruz, rehberimiz anlatıyor. Henüz atları göremedim ama başka bir şeye takıldı gözüm. Tam karşımdaki kuleye… Kulenin üstündeki o çekici derin maviye… Meydana girerken oraya doğru çekiliyorum. Atları unuttuğumu neden sonra fark edeceğim. Çekildiğim şey ise bir saat kulesi…

Bir şeye benzetmeme, ortak bir nokta aramama gerek yok. Çünkü zaman bin yıllardır hepimizin ortak derdi; onu yakalamak, ayak uydurmak, anlamak belki yavaşlatmaya çalışmak…
Fakat bu saat kulesi bildiklerimin aksine sadece dakikaları, saatleri, günü ölçmüyor; gökyüzünün konumunu ve mevsimleri de gösteriyor. Henüz akşam olmamasına rağmen gökyüzünde belli belirsiz ince bir hilal var. Rehberimiz kuleyi işaret ediyor ve işte o ince hilal saatin kadranında da görülüyor. Bu, San Marco Saat Kulesi (Torre dell’Orologio). Yaklaştıkça daha da büyülendiğim, önünde uzun zaman geçirdiğim bu kulenin tarihine, detaylarına birlikte dalalım:
Kulenin hikâyesi, 1496’da, dük Agostino Barbarigo döneminde, senatonun eski kilisenin yerine bir imaj işi olarak gördükleri saat kulesi inşasına onay vermesiyle başlıyor. Venedik, o yıllarda kendini Akdeniz’in en organize, en güvenilir, en güçlü ticaret cumhuriyetlerinden biri olarak sunmak istiyor. Lagünden şehre yaklaşanların kolayca görebileceği bu alandan güçlü bir mimari cümle kurmalı: “Burada düzen var, burada zaman işler”.

Kulenin mimarı meselesi biraz sisli. Kaynaklarda Mauro (Maurizio) Codussi’nin adı geçiyor; ancak bu atfı tartışmasız biçimde doğrulayan bir belge yok. Yine de kulenin oranlarına, cephe düzenine ve mimari sakinliğine bakıldığında Codussi ihtimali güçlü görünüyor. Çünkü burada geç gotiğin dikey coşkusundan ziyade, erken Rönesans’ın ölçülü, hesaplı ve neredeyse matematiksel bir düşünme biçimi hissediliyor. Her şey bağırmadan yerli yerinde… Gösteriş, simetri ve oran duygusunun içine yedirilmiş. Cephedeki sadelik, kadranın görsel gücünü öne çıkarıyor ki benim Bizans atlarını unutup, kadrana çekilmem bunun kanıtı.
Kuleyi bildiğimiz saat kulelerinden ayıran önemli bir nokta altındaki yaklaşık iki kat yüksekliğindeki kemer. Bu kemer ile şehrin siyasi ve dini kurumlarının bulunduğu meydan, Merceria üzerinden Rialto’ya yani ticaretin kalbine bağlanıyor. Bu yönüyle kule bir geçiş, bir eşik vazifesi görüyor. Kemerin altından geçildiğinde mekânsal tempo değişiyor. Açık, düzenli ve törensel bir meydandan; daralan, kalabalıklaşan, gündelik hayatın içine akan sokaklara giriliyor. Resmî olandan gayriresmî olana, kamusal temsilden gündelik alışverişe doğru bir geçiş bu…

Bugünkü cepheye bakıldığında görülen yan kanatlar ve ek katlar sonradan eklenmiş. İlk hâlinde daha yalın, kemer üzerinde daha tek başına… 16. ve 18. yüzyıllarda yapılan bu eklemelerle kule, meydanın anıtsal düzenine daha sıkı bağlanmış gibi; ama merkezi hâlâ baskın, yan kanatları sonradan fark ediyorsunuz.
Gökyüzüyle Kurulan Saat
Şimdi kuleyi saat kulesi yapan asıl detaylara geçelim. Tabii bu detayları anlatmaya, gece mavisi zemin üzerinde altın yıldızlar ve sembollerle süslü kadrandan başlamak kaçınılmaz. Kadran yukarıda da bahsettiğimiz kemerin hemen üstünde yer alıyor. Bu bir saat kulesi ise elbette zamanı anlamamızı sağlayan rakamlar olması lazım. Lacivert alanın etrafında beyaz mermer üzerinde bu rakamlar dizilmiş. Fakat alışageldiğimizden farklı bir durum söz konusu. Bu dış çemberde, 24’e kadar Roma rakamı işlenmiş. Yani gün, 12 saatten oluşan iki ayrı dönüş yerine tek seferde 24 saat olarak görülüyor.

Bu noktada Roma rakamı ile IV olarak görmeyi beklediğimiz 4, IIII şeklinde yer alıyor. Bunun sebebi ek bir efsaneye indirgenemeyecek kadar katmanlı bir saat geleneğiyle ilgili. (Bu geleneği, Big Ben gibi bazı istisnalar dışında kule saatlerinin yüzde 95’inde görmek mümkün) En çok anlatılan hikâye, IV yazımının Jüpiter’in Latince adı Iuppiter ile karışmaması için tercih edilmediği yönünde. Hoş bir anlatı, kulağa da çok yakışıyor; ama tarihçiler bu açıklamayı kesin bir neden olarak kabul etmiyor. Daha güçlü ihtimal, tamamen görsel ve mekânsal.
Roma rakamları birer sayı olduğu kadar aynı zamanda görselliktir. Saat kadranı ise simetri… IIII, VIII’in karşısında dengeli durur; IV ise görsel olarak hafif kalır ve kadrandaki ağırlık hissini bozar. Yani burada matematiksel doğruluktan çok, göze hitap eden düzene öncelik verilmiş.
Bu 24 saatlik dış çemberin üzerinde ağır ağır ilerleyen ve ışığıyla rakamları işaret eden altın güneş figürü, saatin esas göstergesi. Aceleci değil, çünkü dakiklik telaşı yok. Bu haliyle zaman sanki koşmuyor da süzülüyor gibi. Güneş sembolü, her saat başı bir rakamdan diğerine geçerken; sabah başka, akşam başka ışıkla parlıyor.
Burada, 15. yüzyıl insanının evreni nasıl kurguladığının bir haritasını görüyoruz.

Yuvarlak mavi kadranın kenarlarını burç sembolleri süslüyor. Semboller, güneşin Zodyak kuşağındaki konumunu yani mevsimleri gösteriyor. Güneş sembolü Aslan burcuna yaklaştığında yaz ortası, Balık burcuna ilerlediğinde kış sonu şehirde hissediliyor.
Sabit yıldızlarla süslü o göz alıcı astronomik düzeneğin tam merkezinde duran sembol ise Dünya. Bu yerleşim, saatin inşa edildiği dönemde bilimsel mutlaklık olarak kabul edilen ve Dünya’nın evrenin merkezinde olduğunu savunan Batlamyusçu evren modelinin mekaniğe dökülmüş hali. O dönemde insanoğlu, üzerinde yaşadığı toprağın sabit olduğuna ve gök cisimlerinin onun etrafında bir dans sergilediğine inanıyordu.
Ay ise bu merkeze eşlik eden daha küçük bir küre olarak, kendi ekseninde dönerek hilalden dolunaya uzanan evreleri gösteriyor. Venedik gibi suların üstüne kurulmuş denizci cumhuriyet için evreleri takip ederek gel gitleri anlamak astrolojik ilginin ötesinde hayati bir gereklilikti kuşkusuz.
Kadranın ilk tasarımında Dünya’nın etrafında sadece Ay ve Güneş değil, aynı zamanda o dönem bilinen beş gezegen; Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn de kendi bağımsız halkaları üzerinde dönmekteymiş. (Gezegenlerin kendi nizamlarında döndükleri o halini gözümün önüne getirmekte zorlanıyorum.) 1750’li yıllarda gerçekleştirilen büyük revizyon sırasında, mekanizmanın hassasiyetini artırmak amaçlı gezegenler kaldırılmış.
Şimdi gözümüzü kadranın bir üst katına çevirelim. Burada gördüklerimiz kadar görmediklerimiz de var. Kadranın hemen üzerindeki küçük balkonun merkezinde niş içinde Meryem Ana ve çocuk İsa heykeli konumlandırılmış. (Alt kattaki mavilik ve yaldız bu alanın arka planına da fon olmuş.) Göksel düzenin hemen üstüne, Hristiyan dünyasının kutsal figürünün yerleştirilmesi tesadüf mü? Yoksa, “Zaman geçer ama inanç sabit kalır” gibi bir mesaj mı verilmek istenmiş?

San Marco Saat Kulesi’nin en beklenmedik sürprizlerinden biri bu alanda gerçekleşiyor. 6 Ocak’taki Epifani ve Paskalya’dan kırk gün sonra kutlanan Göğe Yükseliş haftasında Meryem Ana heykelinin yer aldığı nişin iki yanındaki küçük kapılar açılıyor ve içinden küçük bir mekanik alay çıkıp saati küçük bir tiyatro sahnesine dönüştürüyor.
Önde trompetini kaldırmış bir melek ilerler; ardından üç müneccim kral (Three Magi) ağır ve Hz. Meryem ve kucağındaki İsa’ya doğru yönelip saygıyla eğildikten sonra diğer kapıdan kaybolur. Kapılar kapanır, kule yeniden sessizliğine döner. 16. yüzyılda bu gösteri her gün tekrarlanırken, zamanla nadirleşmiş ve bu sembolik haftalara özel olmuş. Belki de bu yüzden bugün daha kıymetli.
İlk Dijital Saat
Gelelim nişin iki yanındaki kapıların üstündeki rakamlara… 1858’de bu kapıların üstündeki iki pencere içine döner numaralı panolar yerleştirilmiş. Bu panolardan soldaki Roma rakamlarıyla saati, sağdaki ise beş dakikada bir değişen rakamlarla dakikayı gösteriyor. Eskiden gece de okunabilmesi için arkalarına gaz lambaları konulurmuş. Adeta gece de ışıldamaya devam eden bir zaman rehberi… Zamanla birlikte evrilen, çağına ayak uyduran… Bu yönüyle dünyanın ilk dijital saat ekranı desek abartmış olmayız.

Şimdi bakışı biraz daha yukarı kaldıralım. Meryem Ana heykelinin üzerinde yer alan kanatlı Aziz Mark Aslanı’na… Bu aslan Venedik Cumhuriyeti’nin simgesi. Önündeki açık kitapta yazılı ‘Pax tibi Marce, evangelista meus’ ifadesi, ‘Ey müjdecim Markos, sana esenlik’ anlamına gelir ve barışın sembolüdür. Kitap kapalı olsaydı, savaş hâlini anlatıyor olacaktı. Bu yerleşimle kule, zamanı gösterirken aynı anda Cumhuriyet’in düzenini ve istikrarını da ilan etmiş oluyor.
Göksel düzen, ilahi inanç ve dünyevi iktidar tek bir cephede üst üste yerleştirilmiş. Ve şimdi en üstteyiz, terasta… Burası, zamanın şehre duyurulduğu; insan ruhunun geçmişe ve geleceğe dair o tuhaf takıntısını da simgelediği zirve nokta.
Zamanın Çobanları: Uğurlayan ve Karşılayan
Kulenin en tepesinde ellerindeki tokmakla koca bir çana hükmeden bu 2,5 metrelik bronz devler, aslında Venediklilerin yakıştırdığı popüler bir takma isme sahipler; “Moors” (Mori) yani Mağribililer… Bu kullanım heykellerin bronzdan yapılmış olmaları sebebiyle zamanla koyulaşan renklerinden geliyor. Yani köle değiller. Tarihi kaynaklara göre bu heykeller çobanları temsil ediyor. Ve üst bölgelerindeki kaba saba işlenmiş doku da koyun postu. Meydandaki insanlar detayları çok uzak mesafeden de seçebilsin diye figürler heybetli yapılmış.
Tokmağı tutan figürler bilinçli bir karşıtlıkla tasarlanmışlar. Figürlerden biri sakallı, diğeri ise pürüzsüz bir yüze sahip. Sakallı olan, Il Vecchioyani “Yaşlı Adam” ve geçmişi temsil ediyor. Saat tam vaktine gelmeden iki dakika önce çana vurur. Bu vuruş, geride kalan zamanı, artık geri gelmeyecek olanı haber verir. Sakalsız olan ise Il Giovane, yani “Genç Adam” ve geleceği simgeliyor. O, saat tam vaktini iki dakika geçtikten sonra çanı çalar; bu ikinci vuruş, henüz yaşanmamış olana, umuda ve ilerleyen zamana işaret eder.

Mekanik olarak bu düzen, kulenin içindeki “yeniden vuran” (re-striking) dişli sistemi sayesinde işliyormuş. Bir vuruşla zamanı uğurlamak, diğeriyle karşılamak… Zamanın tek bir noktadan ibaret olmadığı, bir akış olarak algılandığının ifadesi…
Burada sosyolojik bir parantez açmak gerekirse; “Mori” isminin kökenindeki koyu ten ve o dönemin yabancıya olan bakışı, Venedik’in Doğu ile olan karmaşık ilişkisinin zihinlerdeki yansıması. Kölelik o dönemde her toplumun karanlık bir gerçeği olsa da, San Marco’nun tepesindeki bu çobanlar, insanı ezmekten ziyade onlara zamanda rehberlik etmek için orada.
Figürlerin arasındaki devasa çanın tepesinde, çanın rengine inat altın bir küre ve onun üzerinde yükselen bir haç parıldıyor. Bunun kulenin temasıyla uyumlu olarak göksel nizamı ve ilahi olanın zaman üzerindeki otoritesini simgelediği söyleniyor.
Saatin Muhafızları
Peki, bunca karmaşık mekanizma, bunca hassas denge, yüzyıllar boyunca kendi kendine mi işledi? Elbette hayır. Bu muazzam yapının ardındaki dehanın izini sürdüğümüzde, hikâye bizi 1493 yılına götürüyor. Reggio Emilia’dan gelen bir baba–oğulun, Venedik Senatosu’yla el sıkıştığı ana. Gian Paolo ve Gian Carlo Rainieri. Bu saati yalnızca çarklardan ve dişlilerden ibaret bir makine olmaktan çıkarıp, kentin yaşayan bir uzvuna dönüştüren isimler onlar.
Gian Paolo, daha 1480’lerde memleketinde yaptığı saatlerle ün kazanmış bir usta olarak Venedik gibi bir cumhuriyetin dikkatini çekmiş. Gian Paolo, bu büyük işin tamamlandığını göremeden 1498’de hayata veda ederken; saat, onun vasiyeti doğrultusunda oğlu Gian Carlo’nun ellerinde, 1 Şubat 1499 sabahı ilk kez San Marco Meydanı’nda yankılanmış.

Fakat hikâye burada bitmiyor. Venedik Cumhuriyeti, saatin yalnız bırakılmayacak kadar önemli olduğuna karar verir ve Rainieri ailesine, kulenin bizzat içinde yaşama hakkı tanır. Maaşın yanında aileye, un imtiyazı gibi haklar verilir. Böylece zamanın ayarını tutan “Saat Muhafızı” geleneği doğar.
Düşünsenize… Geceleri dev dişlilerin tıkırtısıyla uykuya dalan bir aile. Çocukların üstlerindeki devasa çanın sesinden ürkmeden büyüdüğü bir ev. Zamanın, dua ya da ticaret değil; yağlanması gereken bir mil, kurulması gereken bir ağırlık olduğu bir hayat. Bu gelenek, aileler değişse de beş yüz yıl boyunca sürmüş. Ta ki 1998’de, kulenin son yaşayan bekçisi Alberto Peratoner’in görevi sona erene kadar. O gün, San Marco Saat Kulesi’nde zaman ilk kez otomatikleşmiş.

Bugün, o çanı duyanlar, beş asırlık bir insan emeğini de işitiyor. Meydanı terk ederken bir şey fark ediyorum… Sabah gelirken her şeyi bir şeye benzetme telaşım vardı. Kadıköy vapuru, Karaköy, tanıdık bir köşe, güvenli bir kıyas… Şimdi o ihtiyaç dağılıyor. Çünkü San Marco Saat Kulesi zaten fazla tanıdık. Zaman gibi. Gökyüzündeki hilal hâlâ orada. Kadrandaki hilal de. Birinin ışığı gerçek, diğerinin ışığı yaldız. Ama ikisi de aynı şeyi hatırlatıyor; takvim ilerliyor, mevsimler dönüyor, günler akıyor. Biz ise o akışın içinde, bir yerden bir yere yetişmeye çalışıyoruz.
Arkadan çan sesi geliyor. Sonra bir tane daha. İki vuruşun arasındaki o küçük aralık, kulağa basit bir mekanik ayrıntı gibi gelebilir. Oysa bir tür cümle gibi… Önce “gidiyor” diyor, sonra “geldi.” Venedik, zamanı bile iki kez söylüyor. Kaçırmayalım diye. Unutmayalım diye.
Kapak Fotoğrafı: Robert Kacpura (Getty Images)