Saatolog.com.tr Logo

Defne Suman: 90’lı Yılların Karanlığından Müthiş Bir Yaratıcılık Çıktı

2 Şubat 2026
Defne Suman: 90’lı Yılların Karanlığından Müthiş Bir Yaratıcılık Çıktı
Son romanı Rüyaya Benzer’de 90’lı yılların karanlık İstanbul atmosferini anlatan Defne Suman’la yazarlık yolculuğunu, iç dünyasını ve romanın ayrıntılarını konuştuk.

Defne Suman, toplumsal tarihimizi dert eden bir yazar. Benim kişisel tarihimde ise yazarlığından önce güçlü ve dönüştürücü bir yoga sistemini aşama aşama öğrenmemi sağlayan disiplinli bir yoga öğretmeni olarak yerini koruyor. Suman’ın kendi kişisel tarihi de dönüm noktalarıyla dolu. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamlayan Suman, California Üniversitesi’nin Los Angeles (UCLA) kampüsünde doktora yapmaktan vazgeçiyor ve yolu yogayla kesişiyor. Farklı ülkelerde yıllar süren yoga pratiği yoga öğretmenliğine, edebiyat okurluğu da yazarlığa evriliyor. Gerisi malum, zevkle okunan romanlar.

Geçtiğimiz aylarda son romanı Rüyaya Benzer, Doğan Kitap tarafından yayımlandı. Bir grup üniversite öğrencisi arkadaş grubundan Azra’nın ölümüyle başlayan hikâyeyi, artık bir hayalet olan Azra’nın ağzından dinliyoruz. Bu sırada 90’lı yılların karanlık toplumsal atmosferi hakkında da iyi bir fikir ediniyoruz. Defne Suman‘la başta romanı olmak üzere çeşitli konularda sıcacık sohbet ettik.

Defne Suman: 90’Lı Yılların Karanlığından Müthiş Bir Yaratıcılık Çıktı
Defne Suman

Rüyaya Benzer’in temeli nasıl atıldı? O yolculuk nasıl başladı?

Arkadaşlık, dostluk ve gençlik üzerine uzun süredir yazmak istiyordum. Önceki kitapla uğraşırken birtakım, birbiriyle ilgisiz görünen projeler üşüşüyor kafama. Bazıları bir çekirdeğin etrafında toplanabiliyor. Bu romana başlarken de dostluğu, 90’lı yılları, gençliği, kaybettiğimiz arkadaşlarımızın yasını Kürt meselesi ve Cumartesi Anneleri’ne bağlamak vardı. Bu konular hangi bağlarla birbirine tutunuyor acaba diye düşünürken ortaya bu hikâye çıktı.

Aslında romanın adı Hafıza Boşluğu olacakmış, ama değiştirmişsiniz.

Evet. Kitap yayınevine gidene kadar ben metni bilgisayarıma Hafıza Boşluğu adıyla kaydettim. Bu başlığı değiştirmemi öneren ilk kişi kitaplarımı yurt dışında temsil eden Kalem Ajans’ın kurucusu Nermin Mollaoğlu oldu. “Hafıza Boşluğu kulağa kurgu dışı geliyor, sanki akademik çalışma gibi” dedi. Daha sonra Doğan Kitap’tan editörüm Hülya Balcıoğlu da benzer şeyler söyledi. Yine de işin ucunu bırakmadık, bir de pazarlama bölümünün fikrini sorduk. Onlar da “Beyinle ilgili bir şey mi yazıyorsun sen?” diye sordular. Bunu beynin unutma fonksiyonuyla ilgili bir kitap zannetmişler. Böylece Hafıza Boşluğu ismi rafa kalktı.

Öte yandan, kitabın önemli temalarından biri hafıza boşluğu.

Tabii tabii. Hafızamızdaki boşluklar hem olumlu hem olumsuz anlamıyla önemli. Bunlar bir taraftan aradaki o yırtıklar ve birbirine bir türlü ulaşamayan kopukluklar; bir taraftan da içinde nefes aldığımız şeyler. Kim olduğunu unuttukça sen onun içine genleşip oralarda belki daha kendin olabiliyorsun. Kitabın yeni başlığı olarak seçtiğimiz Rüyaya Benzer’i şiirsel buluyordum. Kitapçının raflarında gördüğünde insanın ilgisini çeken bir isim oldu bu da.

Defne Suman: 90’Lı Yılların Karanlığından Müthiş Bir Yaratıcılık Çıktı
Defne Suman Rüyaya Benzer

Hafızada boşluğun olması insanı ızdıraptan da koruyan bir şey bence. Ayfer Tunç’un son romanı Annemin Uyurgezer Geceleri’ni okudunuz mu? Orada hiç unutmayan bir karakter var ve çok acı çekiyor bunun için.

Unutamadığı için ne büyük ızdırap çekiyor değil mi? Unutmak beynin kendini temizleme fonksiyonu, yani sindirime benziyor. Yogada sık sık sözünü ettiğimiz bir şey vardır.  Beyinle ince bağırsak hem fiziksel kıvrımları hem de işlevsel görevleri bakımından birbirlerinin aynasıdır. İkisi de dışarıdan aldıkları besinin (bilgi ve enformasyon da besindir neticede) organizmaya yararlı olacak kısımlarını sindirip, posayı tahliye etmekle görevlidir. Unutmak işte zihindeki bu posayı atmaktır. Atıklar sistemin içine tekrar devrana girerse bizi zehirler.

Peki siz bu bağlamda 90’ları nasıl hatırlıyorsunuz? Rüyaya Benzer 90’lı yıllarda geçiyor. Genel olarak nasıl bir dönem olarak yer ettiniz kafanızda?

Ben de tıpkı Ayfer Tunç’un karakterleri gibi kuvvetli bir hafızayla donatılmışım; o yılları neredeyse her anıyla hatırlıyorum. 1990’da 16, 2001’de ise 27 yaşındaydım. İnsan gençliğinin geçtiği bu dönemi ister istemez nostaljiyle hatırlıyor; tıpkı annemlerin 60’lı yılları anlatması gibi… Fakat o günlerin içinden geçerken pek de duygusallaşmıyorduk, çünkü aslında karanlık yıllardı. Yaşadığımız zamanın zulümlerle dolu olduğunun o zaman da farkındaydım, bugün de o karanlığı gayet net hatırlıyorum. Kitabın büyük bölümünün gece vakti geçmesi, biraz da o kasvetli hissi verme isteğimden kaynaklandı.

Ancak kitapta vurgulamaya çalıştığım bir şey var: 90’ların o koyu karanlığından, garip bir yaratıcılık da doğdu. Müzik ve edebiyat bunun en büyük kanıtı. Yeni Türkü’den Teoman’a, Duman’dan Şebnem Ferah ve Bulutsuzluk Özlemi’ne kadar pek çok isim, o atmosferin içinde ürettiler. Ayfer Tunç, Orhan Pamuk, Elif Şafak, Latife Tekin ve Pınar Kür gibi bugün severek okuduğumuz pek çok yazarın eserleri de aslında o baskıcı iklimin içinde filizlendi.

Defne Suman: 90’Lı Yılların Karanlığından Müthiş Bir Yaratıcılık Çıktı
Defne Suman

Kitabın hayalet karakteri Azra ile aslında benzer bir yaşam sürmüşsünüz. Azra’dan ayrılan yönleriniz neler sizce?

Editörüm Hülya Balcıoğlu kitabı okuduğunda bana “Sen kesinlikle Azra değilsin; herhalde Serpil’in kuzeni Nur’sun” demişti. Haklılık payı vardı, çünkü ben de Nur gibi İstanbul’un köklü bir ailesinden geliyorum. Ama öte yandan, yeni girdiğim çevrelerde yer edinebilmek için verdiğim o büyük çabayı da çok iyi hatırlıyorum. Belki o yaşın, o dönemin getirdiği bir histir bu… Boğaziçi Üniversitesi’ndeki ilk yılımda derin bir aidiyet derdine düşmüştüm. Taksim’de, Cihangir’de arkadaş edinme, rock müzik çevrelerinde kendimi kabul ettirme ve var etme çabalarım aslında Azra’yla çok benzeşiyor.

Ancak bence Azra’yı diğerlerinden ayıran asıl özelliği Ankaralı oluşu. Benim gözümde o yılların Ankaralıları, biz İstanbullulara kıyasla siyasete daha yakın, daha politize ve bilinçli insanlardı; eyleme daha hızlı geçerlerdi. O dönemde Ankara sadece toplumsal hareketin değil, aynı zamanda rock müziğin de kalbiydi. İstanbul daha burjuva kalırken, Ankara sosyalist düşüncenin ve sıkı bir müzik sahnesinin yuvasıydı. Azra’nın annesiyle babası da sol harekete kıyısından köşesinden dahil olmuş ama 1980 sonrası o büyük korkuyu yaşamış insanlar.

Azra, böyle bir ailenin tek çocuğu olarak İstanbul’a gelerek çok cesur bir hamle yapıyor ve o İstanbullu çocukların arasında bir şekilde dikiş tutturuyor. Kendini kabul ettirmek için benim attığımdan çok daha büyük adımlar atması gerekiyor ve bunu başarıyor da. Bu başarısını ise tamamen zekasına bağlıyor; aralarına kabul edilmesinin tek sebebinin akıllı oluşu olduğuna inanıyor.

Defne Suman: 90’Lı Yılların Karanlığından Müthiş Bir Yaratıcılık Çıktı
Defne Suman

Öyle mi sizce?

Azra fırlama bir tip. Bıçak sırtında geziyor. Erkeklere çekici gelen yönleri var. Lafını sakınmaması ve kendiyle uğraşmıyor oluşu. O yıllarda çoğumuz nasıl göründüğümüzle çok ilgilenirdik, o ilgilenmiyor fazla. Muhtemelen bu yönü çekici geliyor insanlara. Bir grubun çekirdeği olmaya çok yatkın bir insan. O fark etmese de kendi etrafına topluyor insanları.

Kitabın sonunu okuduğumda, yani Azra’nın nasıl öldüğünü öğrendiğimde biraz şaşırdım. Ayakları yere bastıran bir sondu. Gündelik hayatın kafamızdaki fantezilere her zaman galip geldiğini gösteriyordu adeta.

Evet. Bak, Azra’nın fantezi kurmaya yatkın bir hayalperest olduğunu söyleyebiliriz. Zaten kitapta birkaç defa onun da ağzından da duyuyoruz bunu. Cumartesi Anneleri onu kucaklayacak diye düşünüyor. Ali de onu kucaklayacak sandı. Anarşist Emek ve arkadaşlarından da benzer şeyler bekledi. Aslında hiç kimse onu kucaklamadı. Azra hep bir şeyler olmak derdindeydi ama olmadı hiçbir şey. “Suskunların sesi olacağım” dedi, sözleri eylemlerinden büyüktü. Elini taşın altına tam olarak koymadı. Koyamadı. Ömrü yetmedi. Belki yaşasaydı koyacaktı.

Rüyalar konusunda ne düşünüyorsunuz? Hem tamamen bize aitler hem de kontrol edemediğimiz bir evren orası…

Rüya konusunu konuşmak için ölüm konusunu konuşmamız gerekiyor. Kitabı bir hayaletin ağzından yazdırmaya karar vermem epey vaktimi aldı. Hikâyenin iskeleti kafamda hazırdı. Ama bu hikâyeyi kimin anlatacağını çıkaramıyordum. Kâğıdı kalemi elime alıp farklı versiyonlar denedim. En iyisinin Azra’nın kendisinin anlatması olduğuna karar verdim. Hal böyle olunca ölümle ilgili bilgi edinmem gerekti. Ölüme yaklaşmış insanların deneyimlerini okudum. Bir yandan da kendime soruyordum “Benim bildiğim tecrübeler içinde en çok neye benziyor olabilir ölüm?” Hem vücudun sabit bir yerde dursun hem de zihnin serbest gezsin. Ben bu hali nereden tanıyorum? En çok rüyalardan. İşte yola oradan çıktım.

Ölüm meditasyona da benziyor olabilir. Hatırlamaya ya da kitap okumaya da benziyor mesela. Koltuğunda oturuyorsun ama alıp başını gidiyorsun… Yine de en çok rüyaya benziyor. Çünkü rüyada olduğunun farkında değilsin. Yatakta yatan bedenin varlığını unutmuşsun rüya içindeyken. Yaratıcı yazarlık derslerim sırasında cesareti kırılanlara bunu hatırlatıyorum. Sen rüya görebiliyor musun? Evet mi? Zihnin o hikayeleri, o rengarenk bağlantıları üretebiliyor mu? Üretiyor. O zaman sen bir öykü yazabilirsin. Yeter ki aradan çekil. Muhteşem bir şey rüya. Sembolik anlamlarından bağımsız, zihnin o dünyayı yaratabilme yeteneği mükemmel bir şey.

Defne Suman: 90’Lı Yılların Karanlığından Müthiş Bir Yaratıcılık Çıktı
Defne Suman

Eskiden Ankara Dil-Tarih’te akademisyenlik yapan, kurmacalara ilişkin olarak geliştirdiği “Manyetik Alan Metodu” kurslarıyla tanınan Beliz Güçbilmez’in atölyelerine katıldınız benim gördüğüm kadarıyla. Kendisiyle işbirlikleriniz, iletişiminiz de sürüyor sanırım değil mi?

Tabii ki. Bu kitabı konuştuk mesela. Ayfer Tunç Yazmak Atölyesi adlı bir okul açtı İstanbul’da. Orada seminerler, yazar toplantıları, kurslar vesaire yapılıyor. Beliz ile tesadüfen aynı anda İstanbul’daydık. Rüyaya Benzer’i onun manyetik alan metoduyla çözmek çalıştık beraberce. Çok ilham veren bir kadın Beliz. Onun metodunun özellikle öykü yazarken bana müthiş faydası dokunuyor. Ben öykü yazmayı kendime bir üst kademe yazarlık olarak belirlediğim için arada sırada onun kurslarından üçüncü ve dördüncü seviyeye tekrar giriyorum ve oralarda yine bir tohumdan yola çıkarak bir öykü kurmaya çabalıyorum.

Rüyaya Benzer’de hikâyesi geçen Latif Pastanesi’nin romanını yazıyormuşsunuz, doğru mu?

Yeni romanım Latif Pastanesi üç aylık bir bebek oldu. Birinci taslağı bitti. Çok heyecanlıyım. Rüyaya Benzer’deki Enis’le Anna Maria’nın dedelerinin hikâyesi. Pastaneyi Anna Maria’nın dedesinin dedesi kuruyor. Aslında hikâye 1850’lerde başlıyor. 1850’lerden bugüne kadar gelecek. Bir kol İstanbul’daki Rumlar olacak, Latifi Ailesi. Öteki kol da Enis’in ailesi olacak. Onlar da Kafkasya’daki Çerkez kıyımından kaçarak gelmiş bir aile olacaklar. Onların İstanbul’da bir araya gelmelerini ve pastanenin bir aileden diğerine mecburi geçişini anlatacağım. Ben ve öteki hikâyesini dostluk üzerinden anlatmanın en doğrusu olduğunu düşündüm çünkü bütün toplumsal gerginlikler ve kör noktalar dostluk ilişkisi içinde kristalleşiyor. Yüzleşme, hesaplaşma ve gerçek bir çözüm de ancak böylesine yakın ve samimi bir ilişki içinde mümkün olabilir gibime geliyor.

Defne Suman
Defne Suman

Bütün romanlarınızda ya ön planda ya da kıyıda köşede Rumlarla Türklerin ortak tarihinden bir hikâye var. Bu konu neden bu kadar önemli sizin için?

Kesinlikle çok önemli. Bunun İstanbullu oluşumla çok yakın bir ilgisi var. Rumlar bu şehrin en hayati damarlarından biri. 1923 öncesinde bu coğrafyada yaklaşık 2 milyon Rum yaşıyordu; bugün ise koca ülkede sadece 2500 kişi kaldılar. İstanbul’daki Rum nüfusunun bu noktaya indirilmiş olması aslında “müthiş başarılı” bir siyasi proje.

Beni asıl rahatsız eden ise bizim bu gerçeğe gözlerimizi kapatmamız; “Ne kadar iyi komşulardık, ne mutlu yaşardık” gibi içi boş bir nostaljiyle geçmişi şekerlendirmemiz… Ben tüm bunları kendime dert edindiğim için kalemimi bu noktaya kırdım. Çocukluğumda Büyükada’da o yaşlı Rum teyzeleri görür, onları çok merak ederdim. Ada’daki o terk edilmiş köşkler dikkatimi çekerdi. Sahipleri mallarına kavuşamadığı ya da tapu sorunları çözülmediği için hâlâ birer hayalet gibi ayaktadırlar.

O köşklerin mecburi terk edilmişliği, bana çocuk yaştayken birilerinin yokluğunu fısıldadı. Ve o dışarıdaki yokluk, benim kendi içimdeki yokluğumla örtüştü. İçimde hissettiğim o “burada bir şeyler eksik” duygusu ile şehrin boş ve metruk mekânları zihnimde üst üste bindi. Yazmaya başladığımda, ilk hikâyelerim tam da o boşlukların arasından filizlendi.

En son neler okudunuz ve izlediniz? Hangilerinden etkilendiniz bunların?

En son Ayfer Tunç’un Annemin Uyurgezer Geceleri’ni bitirdim. Bayıldım tabii. Robert Koptaş’ın Unufak diye bir kitabını okudum. O da Anadolu Ermenilerinin 1915’ten bugüne unufak oluş hikayesi. O da çok etkileyici.

İki tane Arundhati Roy kitabı okudum. Arundhati Roy benim edebiyat kraliçem. Keralalı yazar. Annesini anlattığı ama aslında kendi hayatını anlattığı bir kitap yazdı: Mother Mary Comes to Me. Henüz Türkçeye çevrilmedi. Kitaptaki bütün bölümler Beatles şarkılarından. Çok güzel kitap. Onu okuduktan sonra da Arundhati’nin bir türlü okumaya elimin gitmediği, en güzel zamanda okuyayım diye beklettiğim Mutlak Mutluluk Bakanlığı kitabını okudum. Keşke Rüyayı Benzer’i yazarken okusaydım dedim. Hem de iyi ki o sırada okumamışım. Çünkü Hindistan’da geçiyor ve Keşmir üzerine. Keşmir, kendi bağımsızlığını isteyen, özerk olmak isteyen bir bölge. Hindistan ordusunun ve devletinin orayı bastırmak için 90’lı yıllar boyunca süren inanılmaz iç savaş var. Hani hem iyi ki okumadım zamanında hem keşke okusaydım dediğim şahane bir roman.

Bedriye Hülya: “Kadının İş Hayatında Var Olabilmesi, Hayatımın Meselesi”

Ahmet Büke: “Kurtuluş Savaşı’nı Alttakilerin Gözünden Anlatmak İstedim”

Ertuğ Uçar: “İstanbul’un Enerjisi Kaostan Geliyor”