Moda Tarihinde Bir Dönüm Noktası: Charles Frederick Worth
Petit Palais, Palais Galliera işbirliğiyle haute couture’ün mucidi Charles Frederick Worth’a adanmış ilk sergiyi sunuyor.
İkinci İmparatorluk’tan iki dünya savaşı arasındaki döneme kadar efsanevi moda evinin evriminin kronolojik bir özetini sunan ‘Worth: Inventer le Haute Couture’ sergisi, Charles Frederick Worth’ün uluslararası vizyonunun markayı nasıl tartışmasız bir otoriteye dönüştürdüğünü ve Paris’i modanın başkenti haline getirdiğini gözler önüne seriyor. Sergi sekiz bölümden oluşuyor.

Worth’un Paris’e Yolculuğu
Charles Frederick Worth, genç yaşta İngiltere tekstil sektöründe deneyim kazandıktan sonra 1846’da Paris’e geldi. Maison Gagelin’de çalışmaya başlayan Worth, kısa sürede ipek, kaşmir şal ve hazır giyim alanında yeteneklerini geliştirdi. 1858’de İsveçli Otto Gustav Bobergh ile Rue de la Paix’te kurduğu Worth & Bobergh, hızla Paris modasının kalbinde yer edindi. Tuileries Sarayı’na yakın bu prestijli adres, kısa sürede aristokrasinin uğrak noktası oldu. Özellikle İmparatoriçe Eugénie’nin ilgisi, Worth’ün saray çevrelerinde ün kazanmasını hızlandırdı.


Worth & Bobergh’in Yükselişi
Worth, dönemin modasına yön veren yaratıcı hamleleriyle dikkat çekti. Kabarık etek formunu yeniden tasarladı, Lyon’un ipek endüstrisini canlandırdı. Kumaşları nakış, dantel, passementerie ve zengin süslemelerle süsleyerek teatral bir zarafet ortaya koydu. Bu yıllarda eşi Marie Vernet hem müşteri ilişkilerinde hem de tasarım sürecinde aktif rol üstlendi; adeta evin sessiz ortağı oldu. Kısa zamanda Worth & Bobergh adı, Avrupa aristokrasisinin vazgeçilmez moda evi olarak anılmaya başladı.


Ortaklığın Sonu, Markanın Doğuşu
1870’te Bobergh ile yollar ayrıldı. Worth artık yalnızdı ama adı, markanın en güçlü sermayesi haline gelmişti. 1878 Paris Dünya Fuarı sonrasında Fransa’nın yeniden canlanması, onun tasarımlarını dünyaya açtı. Fahiş fiyatlara rağmen siparişler artıyor, Worth markası küresel bir prestij kazanıyordu. Oğulları Gaston ve Jean-Philippe, bu dönemde babalarına katıldılar: Gaston işin yönetimini üstlenirken, Jean-Philippe tasarım ve yaratıcılıkla ilgilendi. 1880’lerden itibaren kıyafet etiketlerinde yer alan Worth’ün kendi imzası, artık bir kalite damgasıydı.

Gündüzden Geceye Zarafet
Üçüncü Cumhuriyet döneminde Worth’un moda evi, aristokratlar, sanatçılar, yazarlar ve varlıklı yabancı müşteriler için bir cazibe merkeziydi. Moda evi yalnızca akşam elbiseleriyle değil, gündüz aktivitelerine yönelik stilleriyle de öne çıktı: çay elbiseleri, sabahlıklar, seyahat kıyafetleri, spor için özel dikim günlük giysiler… Akşam için hazırlanan paltolar ve pelerinler ise yoğun süslemeleriyle dikkat çekiyordu. Kumaşlarda ipek, kadife ve brokar hâkimdi; dantel, inci, boncuk ve ipek çiçeklerle zenginleştirilen tasarımlar dönemin ihtişamını yansıtıyordu.

Tasarımlarındaki Tarih Tutkusu
19. yüzyılın sonlarında tarihsel esinler Worth’ün tasarımlarında belirgin bir rol oynadı. Rönesans yaka ve kolları, Medici etkileri, jabotlar, Watteau pileleri koleksiyonlarda sıkça görüldü. Osmanlı kadifelerinden alınan motifler ya da Fransız saray kumaşları, yeni tasarımlarda yeniden hayat buldu. Worth ayrıca unutulmaz kostüm baloları için hazırladığı teatral kostümlerle yaratıcılığını özgürce sergiledi; burada sanat, tarih ve moda adeta birleşti.


Kraliyet Saraylarıyla Bağlar
Worth, Avrupa saraylarının en önemli terzisi haline geldi. 1867’de Avusturya İmparatoriçesi Elisabeth’in (Sissi) taç giyme elbisesini tasarladı. 1883’te Çar III. Alexander, 1896’da ise II. Nicholas için çariçelerin görkemli kıyafetlerini hazırladı. İspanya ve Portekiz saraylarıyla da yakın bağları vardı. İngiltere’de Kraliçe Victoria, Fransız modacılara mesafeli olsa da İngiliz aristokrasisi Worth’e büyük saygı duydu. 1900’lerin başında Londra’da şube açılması, markanın uluslararası gücünü pekiştirdi.

Rue de la Paix Atölyeleri
Moda evinin kalbi, sekiz kattan oluşan 7 Rue de la Paix binasıydı. Burada yüzlerce terzi, nakışçı, kesici ve süsleme ustası çalışıyordu. Yılda yaklaşık 10.000 giysi üretiliyor, her biri kurdeleler, boncuklar ve el işçiliğiyle kişiselleştirilerek neredeyse benzersiz hale geliyordu. İkinci katta tasarımcılar modeller üzerinde çalışıyor, üst katlarda ise atölyeler, stok odaları, yemekhane ve hatta bir fotoğraf stüdyosu bulunuyordu. Her tasarımın fotoğraflanması hem belgeleme hem de sahteciliğe karşı koruma sağlıyordu.


O Artık Bir Moda Hanedanı
Charles Frederick Worth’ün ölümünden sonra, oğulları Gaston ve torunları Jean-Charles ile Jacques, evi modern bir çizgiye taşıdı. 1910’larda Birinci İmparatorluk esintileri koleksiyonlara geri döndü; I. Dünya Savaşı sırasında moda evi bir süre hastaneye dönüştürüldü. 1920’lerde ise Art Deco etkileri ve Jean-Charles’ın “Worth mavisi” adıyla bilinen renk vizyonu, yeni bir altın çağ yarattı. Jean Dunand ve Raoul Dufy gibi sanatçılarla işbirlikleri, moda evinin sanat dünyasıyla bağlarını güçlendirdi. Böylece dört kuşağa yayılan Worth ailesi, haute couture’ü yalnızca icat eden değil, aynı zamanda modernize eden bir moda hanedanı haline geldi.


Worth Evi, bir moda evinden çok daha fazlasıydı; haute couture’ün icadıydı. Dört kuşağa yayılan bu ev, sanatçılığı endüstriyle, gösteriyi ustalıkla harmanlıyordu. Petit Palais’deki ‘Worth: Inventer le Haute Couture’ sergisi bu anlamda sadece bir retrospektif değil modayı hâlâ tanımlayan bir sisteme derinlemesine bir bakış.
Fotoğraflar: Gautier Deblonde
Kalpten Ellere: Dolce&Gabbana’nın Büyülü Dünyası Paris’te