Victoria and Albert Museum’un yeni sergisi “Constantinople to Istanbul: One City, Two Empires”, bir şehrin 1600 yıllık sanat, tasarım ve mimarlık mirasını Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan geniş bir perspektifle ele alıyor.
İstanbul, tarih boyunca birçok isimle anıldı. Byzantion, Konstantinopolis, Dersaadet, İstanbul… Ancak hangi döneme bakılırsa bakılsın, bu şehir yalnızca imparatorlukların başkenti değil; aynı zamanda sanatın, mimarlığın ve kültürel üretimin en güçlü merkezlerinden biri oldu. Boğaz kıyısında şekillenen bu eşsiz kent, yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlerin izlerini bünyesinde biriktirerek dünyanın en katmanlı şehirlerinden birine dönüştü.
Şimdi bu uzun ve çok katmanlı hikâye, Londra’da açılacak kapsamlı bir sergiyle yeniden okunmaya hazırlanıyor.
Dünyanın önde gelen sanat ve tasarım kurumlarından Victoria and Albert Museum (V&A), Koç Holding işbirliğiyle hazırladığı “Constantinople to Istanbul: One City, Two Empires” sergisini duyurdu. 7 Kasım 2026 ile 9 Mayıs 2027 tarihleri arasında V&A South Kensington’da ziyaret edilebilecek sergi, İstanbul’un yaklaşık 1600 yıllık kültürel serüvenine odaklanıyor.
Birleşik Krallık’ta bugüne kadar gerçekleştirilen en kapsamlı İstanbul sergilerinden biri olmaya hazırlanan proje, kentin Bizans ve Osmanlı dönemlerini yalnızca siyasi tarih üzerinden değil; sanat, tasarım ve mimarlık ekseninde ele alıyor.

İstanbul’a Yeni Bir Bakış
Roma İmparatoru Konstantin’in MS 330 yılında başkent ilan ettiği Konstantinopolis, kısa süre içinde Akdeniz dünyasının en önemli merkezlerinden biri hâline geldi. Yüzyıllar boyunca Doğu Roma İmparatorluğu’nun kalbi olarak yaşayan şehir, 1453’te Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetimine geçtiğinde yalnızca siyasi bir dönüşüm yaşamadı; kültürel kimliğini de yeniden tanımladı.
Ancak İstanbul’un hikâyesi, çoğu zaman anlatıldığı gibi keskin kırılmalardan oluşmuyor. Kentin gerçek gücü, farklı dönemleri aynı coğrafyada buluşturabilmesinde yatıyor.
V&A’nın yeni sergisi de tam olarak bu noktaya odaklanıyor. Sergi, Bizans ve Osmanlı dönemlerini birbirinden bağımsız iki ayrı dünya olarak ele almak yerine, aynı şehir dokusunun farklı katmanları olarak okumayı öneriyor. Böylece ziyaretçiler, yüzyıllar boyunca değişen iktidar yapılarına rağmen yaşamaya devam eden estetik anlayışları, zanaat geleneklerini ve kültürel alışverişleri keşfetme fırsatı bulacak.












