Sabancı Müzesi’ndeki “İçses ve İçyapı” sergisinden hareketle, kavramsal sanatın öncülerinden Yoko Ono’nun hayatını, eserlerini ve kültürel mirasını bir alfabe eşliğinde yeniden keşfediyoruz.

Yoko Ono hakkında herkesin bir fikri var. Beatles’ın dağılmasından sorumlu tutulduğu yıllardan dünyanın en önemli kavramsal sanatçılarından biri olarak yeniden değerlendirildiği bugüne kadar geçen sürede onun etrafında sayısız mit, önyargı ve yanlış anlama birikti. Oysa Ono’nun hikayesi bir rock yıldızının eşi olmaktan çok daha fazlası.

Performans sanatından deneysel müziğe, aktivizmden sinemaya uzanan 70 yılı aşkın üretimi boyunca sanatın ne olabileceğine dair yerleşik fikirleri sürekli zorladı; bazen bir makasla, bazen bir yatakla, bazen de yalnızca birkaç satırlık bir talimatla.

Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nde açılan Yoko Ono: İçses ve İçyapı sergisi de tam olarak bu çok katmanlı pratiğe odaklanıyor. Sanatçının stüdyosu Studio One, León’daki çağdaş sanat müzesi MUSAC ve Sakıp Sabancı Müzesi işbirliğiyle hazırlanan sergi, kronolojik bir anlatı kurmak yerine Ono’nun farklı dönem ve disiplinlerden işlerini bir araya getirerek düşünce dünyasının izini sürüyor. Adını sanatçının 1964 yılında Kyoto’da gerçekleştirdiği bir konser ve sergide kullandığı kavramlardan alan sergi, ziyaretçileri yalnızca eserleri izlemeye değil, onları tamamlamaya da davet ediyor. Çünkü Yoko Ono’nun sanatında anlam çoğu zaman nesnenin kendisinde değil; onu hayal eden, deneyimleyen ve dönüştüren kişide ortaya çıkıyor.

Bu vesileyle, sanat tarihinin en etkili ama aynı zamanda en yanlış anlaşılmış figürlerinden birini A’dan Z’ye okumaya ne dersiniz?

Yoko Ono

A – Avangart

1960’ların New York sanat çevresinde, henüz kavramsal sanat yaygınlaşmadan önce düşünceyi nesnenin önüne koyan isimlerden biriydi Yoko Ono, yani John Lennon’dan önce de bir hayat vardı. Hatta bugün Yoko Ono’nun sanat tarihindeki yerini belirleyen şeyin büyük kısmı, Beatles ile yolları kesişmeden çok önce atılmıştı. Varlıklı bir Tokyo ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelen Ono, savaş yıllarında bombardımanlar, açlık ve belirsizlikle tanıştı. Belki de bu yüzden eserlerinde gökyüzü, ışık ve umut duygusu hayatı boyunca tekrar tekrar geri döndü.

1950’lerin sonunda New York’a geldiğinde ise sanat dünyası hâlâ resim, heykel ve nesne etrafında dönüyordu. O ise sanatın maddi olmak zorunda olmadığını düşünüyordu. John Cage, La Monte Young ve George Maciunas çevresinde gelişen deneysel dünyaya yakınlaşırken, henüz adı bile tam konulmamış olan kavramsal sanatın ilk cümlelerini yazmaya başlamıştı. Bir iş bazen yalnızca birkaç satırdan ibaret olabilirdi. Bazen yalnızca hayal edilmesi yeterliydi. Kısacası Yoko Ono, daha herkes bugünü yaşarken yarının dilini konuşuyordu.