Tarihi karantinada Ankara’nın ıssız sokaklarını ve Covid-19 yoğun bakım servislerindeki hastaları çeken ödüllü Fotoğraf Sanatçısı Dilek Uyar, onun için doğru anı anlatıyor.

Biz fotoğrafçı olarak tarihi değiştiremeyiz, ama onu gösterebiliriz.

Bir fotoğrafçı olarak karantinayı nasıl geçiriyorsunuz?

Karantina süreci, 2020’nin 11 Mart’ından itibaren hayatımıza dahil oldu. Süreç başında çok paniklemiştim; çünkü ağırlıklı olarak seyahat fotoğrafçısı olarak çalışıyordum ve ne yaparız ne ederiz, hiçbir yere gidemiyoruz gibi kaygılar had safhadaydı. Bir de hayatım boyunca kendime hep bir çıta belirlemiştim; her sene bir önceki senenin üzerinde olmam lazım diye. Bunun için evde oturarak bekleyemezdim ama nasıl olacaktı… Ciddi acabalar yaşadım. Sonra sürecin ciddiyeti ve büyüklüğüyle yüzleştikçe fotoğrafçı olarak kaygılarım devreye girdi. Benim bu süreci fotoğraflamam lazımdı. Evet, ben bir fotomuhabir değildim, bu alanda eğitim almamıştım; ama bunun nasıl yapılması gerektiğini on seneden gelen fotoğraf tecrübeleriyle biliyordum. Daha önce kanser hastalarıyla bir belgesel çalışma da yürütmüştüm. “Bir şekilde girip süreci fotoğraflamalıyım” dedim. Çünkü hep söylediğim bir söz var: Biz fotoğrafçı olarak tarihi değiştiremeyiz, ama onu gösterebiliriz. Bu süreci yaşayan herkes öldükten sonra, belki onların aktardıkları da hayatlarını kaybettikten sonra neler yaşandığını ancak bu dönemde çekilen kısa filmler ve fotoğraflar aracılığıyla hatırlayacağız. O yüzden çektiğimiz fotoğraflarla bir şekilde tarihin yazılmasına şahitlik ve aracılık ediyoruz.

Ülkemiz pek çok ülke gibi biraz kapalı kutu, bu yüzden izin süreci biraz sıkıntılıydı. Ben İtalya’dan, Avrupa’dan fotoğrafları izledikçe Twitter’dan homurdandım; herkes fotoğraflar çekiyor, biz niye izin alamıyoruz diye. Hastanelerden hep ret cevabı aldım. Hep fotoğrafın gücü, ulaşabileceği alan ve fotoğraf sanatı küçümsendiği, eline her makine alan çekebilir diye düşünüldüğü için “Olanları bizim halkla ilişkiler departmanındakiler de çeker” dendi. Uzun süre izin mekanizmalarıyla boğuştum, sonra Ankara Büyükşehir Belediyesi sesimi duydu. Onlarla boş Ankara sokaklarını fotoğrafladık o dönemde, gerçekten kapanmaya gitmiştik çünkü. Ankara’da sokaklarda araçlar yoktu, insanlar yoktu; cumartesi günü trafiğin en yoğun olması gereken saatlerde Ulus Meydanı, Kızılay Meydanı, Tunalı Hilmi Caddesi bomboştu, Ankara’yı bilenler bunun ne demek olduğunu bilir. Buralarda fotoğraflar çektim; ürperticiydi.

Dezenfeksiyon aşamalarını fotoğrafladık, bu arada da hastanelerle boğuşmam devam ediyordu. Bir şekilde Gazi Hastanesi’ne girmeyi başardım, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nin başhekimi çok vizyon sahibi bir beydi. Orada Enfeksiyon Hastalıkları’nda Prof. Dr. Kenan Hızel, hastanedeki tüm izin prosedürlerinde ve hastanede bana eşlik etme noktasında çok yardımcı oldu. Ve hastaneye girip fotoğraflayabildik. Hem dezenfeksiyon aşamaları da hem de hastane çalışmaları bana uluslararası platformlarda pek çok ödül getirdi. Ödüllerin de ötesinde tarihin yazılmasına katkıda bulunuyorduk ve en azından bu süreci değerli bir şekilde değerlendirebildik. Şimdi son kapanmada ne yazık ki hiçbir yere çıkamadım ve evdeyim. Tam kapanma gibi de değil; o algıyı da sokakta bir şekilde yakalayamayacaksınız. Hepimiz için sancılı süreçler, çünkü seyahat edip çekmek istediğiniz şeyler, zamanı geçen olaylar var; bunları kaçırıyorsunuz. Mesela flamingoları çekmek istiyorum ama göç edip gidecekler, bir sene sonrayı beklemek zorunda kalacağım. Laleleri çekmek istiyorum ama lalelerin zamanı geçiyor, ben bunu kaçırdığımda bir daha çekemeyeceğim, bu tür zorluklarla elbette yüzleşiyoruz. Her sektör ve herkes gibi bir şekilde bunlar içerisinde çıkar yollar bulmaya çalışıyoruz.