Bir kelimenin ne anlama geldiğini tamamen kavrayabilmek için sözlüğe bakmak yeterli midir? Belki hiç düşünmeden “Evet” diyebilirsiniz, ama biraz zaman ayırırsanız –ki bu yazı tamamen zaman ayırmak üzerine– cevabın bundan biraz daha karmaşık olduğunu düşünebilirsiniz.

Sözcükler, sözlük anlamlarını aşarak dahil olur dünyamıza, çünkü toplumun sözcüklere yüklediği anlamlar, duygu dünyamızı sözlüklerde okuyamayacağımız şekillerde etkiler. Mesela “yavaş” kelimesine bakalım mı? Türk Dil Kurumu’na göre “hızlı olmayan, ağır, çabuk karşıtı.” Hayatımızdaki etkilerine bakılırsa, oldukça masum bir tanım.

Gelelim hayatımızdaki karşılığına… 21. yüzyılın ikinci 10 yılında bu kelime bizim için ne ifade ediyor? Yavaş olmak makbul bir şey mi? Biri size “Çok yavaşsın” dediğinde, teşekkür mü edersiniz, bir eleştiri duyduğunuzu mu düşünürsünüz? Bunlar retorik sorular, vereceğimiz cevapları hepimiz biliyoruz aslında. Peki “yavaş olmak” gerçekten bu kadar olumsuz mu algılanmalı? 20. ve 21. yüzyılda hızlı olmak “daha çok üretmek, daha çok tüketmek” anlamına geliyor. Sadece iş yaşamını düşünmeyin; hayatımızın her alanına sirayet etmiş bir hız tutkusundan söz ediyoruz. Yemeğin bile hızlı olanını yaratmamıza neden olan bir hız tutkusu… “Fast food” zincirleri işte bu yüzden her köşe başında karşımıza çıkıyor. Çünkü çok acelemiz var, sistemin hızlı rutinine ancak böyle yetişebiliriz.

Peki gerçekten çok acelemiz var mı?

Slow Food bu kadar acelemiz olmadığını düşünüyor. Slow Food da kim? Bu hızla akıp giden zamana, en azından sofralarımızda “Dur” demek için 1980’lerde ortaya çıkan bir hareket. Şimdi zamanı, alıştığımız gibi “hızla” geri saralım ve 1986 yılına gidelim.

Roma’nın meşhur İspanyol Merdivenleri’nin sona erdiği meydanda bir McDonald’s açılması planlanıyor. Ünlü fast food zinciri Roma’da hazırlıklarını son sürat sürdürürken biraz kuzeyde hararetli muhabbetler dönüyor. Kuzey İtalya’da küçücük bir kasaba olan Bra’da, bir akşam yemeğine konuk olalım şimdi hep birlikte. Masada hâlâ Slow Food organizasyonunun başkanlığını yürüten Carlo Petrini ve daha birçok yemek tutkunu aktivist var. Sofradaki yiyecekleri tam olarak bilemesek de hayal edebiliriz. Bahçeden topladıkları fesleğenle yapılmış pesto sosunun kokusunu duyabiliriz belki. Ya da İtalya’daki ağaçlardan toplanmış zeytinlerle süslü bir pizzayı bölüşüyorlardır… Belki yerel trüf mantarlı makarna yiyen birileri de vardır… Açılması planlanan McDonald’s, yerel ürünlerle donatılmış masanın gündeminde. Konuşmalar sürerken ortaya şu soru atılıyor:

Fast food diye bir felsefe varsa, neden slow food diye bir felsefe de olmasın?

Slow food hareketinin temelleri böylece atılmış oluyor. Yerel yemek kültür ve geleneklerinin kaybolmasını önlemek, hızlı yaşam anlayışının yükselişine karşı harekete geçmek ve insanların yedikleri yemeğe, o yemeğin nereden geldiğine duydukları ilgiyi artırmak ve yemek tercihlerimizin dünyayı nasıl etkilediğine dikkat çekmek amacıyla 1989 yılında resmi olarak kuruluyor slow food hareketi. İtalya’da başlayan hareket hızla büyüyerek kısa sürede 160’tan fazla ülkede, milyonlarca insanın dahil olduğu; herkesin iyi, temiz ve âdil yiyeceklere erişimini sağlamak üzere çalışan küresel bir harekete dönüşüyor.