Norveç ormanlarının ortasındaki bir mobilya fabrikasından Oslo’nun yüzer saunasına, dünyanın en sürdürülebilir mimari yapıları tasarımın geleceğine ışık tutuyor.
Bir fabrikanın çatısında yürüyüşe çıkmak, bir enerji santralinin üzerinde kayak yapmak ya da şehrin ortasında yağmur suyuyla kendi ihtiyacını karşılayan bir ofiste çalışmak… Bir zamanlar mimarların hayal gücüne ait görünen bu fikirlerin bazıları bugün dünyanın farklı köşelerinde hayatın parçası. İklim krizi, azalan doğal kaynaklar ve kentlerin giderek artan enerji ihtiyacı, mimarlık dünyasında da yeni bir dönemin kapılarını aralıyor. Artık bir yapının başarısı yalnızca estetiğiyle veya büyüklüğüyle değil, doğayla kurduğu ilişkiyle de ölçülüyor.
Danimarkalı mimar Bjarke Ingels’in ormanın ortasına yerleştirdiği mobilya fabrikası, Norveç’in soğuk sularında yükselen yüzer sauna veya Zimbabve’de termit yuvalarından ilham alan bir alışveriş merkezi… Her biri sürdürülebilirliğe farklı bir açıdan yaklaşıyor. Bazıları tükettiğinden fazla enerji üretiyor, bazıları geri dönüştürülmüş malzemeler kullanıyor, bazılarıysa mevcut binaları yıkmak yerine yeniden değerlendiriyor. Dünyanın en sürdürülebilir mimari yapıları arasında öne çıkan bu 10 proje, geleceğin şehirlerinin nasıl görünebileceğine dair ipuçları veriyor.
İçindekiler
The Plus, Norveç
BIG | 2022
Norveç’in Magnor bölgesinde, çam ağaçlarıyla çevrili bir ormanın ortasında yükselen The Plus, bildiğimiz fabrika mimarisinden oldukça farklı. Danimarkalı ünlü mimar Bjarke Ingels’in kurucusu olduğu BIG tarafından, dış mekân mobilyaları üreticisi Vestre için tasarlanan yapı, dünyanın en çevre dostu mobilya fabrikası olma iddiasıyla hayata geçirildi.

Adını yukarıdan bakıldığında görülen artı biçimindeki planından alan fabrika, dört ayrı üretim bölümünü merkezi bir noktada birleştiriyor. Ahşap işleme, renklendirme, montaj ve depolama alanları bu dört kola dağılıyor. Yapının merkezindeki ziyaretçi bölümü ise üretim süreçlerinin izlenmesini sağlıyor. Böylece geleneksel olarak dış dünyaya kapalı olan endüstriyel üretim, mimarinin görünür bir parçasına dönüşüyor.
The Plus’ın en dikkat çekici özelliklerinden biri de fabrikanın çevresindeki ormanla kurduğu ilişki. Ziyaretçiler binanın çevresindeki parkta dolaşabiliyor, çatıya uzanan güzergâhlarla yapıyı farklı açılardan deneyimleyebiliyor. Fabrikanın çatısındaki güneş panelleri, enerji verimliliğini artıran sistemler ve çevresel etkisi gözetilerek seçilen malzemeler, projenin sürdürülebilirlik yaklaşımını tamamlıyor. 2023’te uluslararası yeşil bina değerlendirme sistemi BREEAM’in en yüksek derecesi olan Outstanding sertifikasını alan The Plus, bir üretim tesisinin aynı zamanda mimari bir destinasyon olabileceğini gösteriyor.

Trosten Yüzer Sauna, Norveç
estudio Herreros | 2024
Oslo’daki MUNCH Müzesi’nin hemen önünde, fiyordun suları üzerinde renkli bir yapı yükseliyor. Trosten, Norveç’in köklü sauna kültürünü çağdaş mimariyle buluşturan bir yüzer sauna. Üstelik tasarımını üstlenen İspanyol mimarlık ofisi estudio Herreros, birkaç yıl önce MUNCH Müzesi’ne de imza atmıştı.
2024’te kullanıma açılan Trosten, Oslo Sauna Association’ın saunaları herkes için erişilebilir hale getirme vizyonunun bir parçası. Küçük ölçekli yapı, hareket kabiliyeti kısıtlı kullanıcıları da gözeten kapsayıcı tasarımıyla dikkat çekiyor. Sıcak sauna mekânından Oslo Fiyordu’nun soğuk sularına uzanan deneyim, kentin kamusal yaşamıyla doğrudan ilişki kuruyor.

Trosten’in sürdürülebilirlik anlayışında malzeme seçimi önemli bir yer tutuyor. Cephe sisteminde kullanılan alüminyum, Hydro tarafından geliştirilen geri dönüştürülmüş malzemelerden üretilmiş. Daha önce kamyon kasası sistemlerinde kullanılan profillerin yeni bir mimari işleve kavuşması, projenin döngüsel tasarım anlayışının dikkat çekici örneklerinden. Trosten, büyük ölçekli teknolojilere ihtiyaç duymadan da sürdürülebilir ve sosyal açıdan kapsayıcı mimari üretilebileceğini hatırlatıyor.

Powerhouse Brattørkaia, Norveç
Snøhetta | 2019
Norveç’in Trondheim kentinde deniz kıyısında yükselen Powerhouse Brattørkaia, yalnızca enerji tasarrufu sağlayan bir bina değil, aynı zamanda enerji üreten bir yapı. Norveçli mimarlık ofisi Snøhetta’nın tasarladığı ofis binasının en önemli özelliği, kullanım ömrü boyunca tükettiğinden daha fazla enerji üretmek üzere geliştirilmiş olması.

Yaklaşık 18 bin metrekarelik yapının eğimli çatısı ve cephelerinin bir bölümü, yaklaşık 3 bin metrekare güneş paneliyle kaplı. İlginç olan, binanın Kuzey Kutup Dairesi’ne yakın, güneş ışığının yıl boyunca büyük değişkenlik gösterdiği bir coğrafyada bulunması. Buna rağmen yıllık yaklaşık 500 bin kilovatsaat yenilenebilir elektrik üretmesi öngörülüyor. Üretilen enerjinin bir bölümü çevredeki yapılara ve elektrikli ulaşım araçlarına da aktarılabiliyor.
Deniz suyundan yararlanan ısıtma ve soğutma sistemleri, yüksek yalıtım performansı ve doğal ışıktan olabildiğince yararlanan iç mekân düzeni, enerji ihtiyacını azaltıyor. BREEAM Outstanding sertifikasına sahip Powerhouse Brattørkaia, gelecekte binaların yalnızca enerji tüketicisi değil, şehirlerin enerji altyapısının bir parçası olabileceğini gösteriyor.

CopenHill, Danimarka
BIG | 2019
Kopenhag’da kayak yapmak için şehirden ayrılmanız gerekmiyor. Üstelik kayak pistinin altında çalışan devasa bir enerji tesisi bulunuyor. BIG tarafından tasarlanan CopenHill, diğer adıyla Amager Bakke, kentsel altyapının nasıl bir kamusal eğlence alanına dönüştürülebileceğinin en sıra dışı örneklerinden.
2019’da açılan yapı, atıkları işleyerek elektrik ve bölgesel ısıtma enerjisi üreten bir tesis. Ancak CopenHill’i dünyaca tanınan bir mimari projeye dönüştüren, çatısındaki yıl boyunca kullanılabilen yapay kayak pisti. Tesisin üzerinde ayrıca yürüyüş rotaları, seyir alanları ve yüksek bir tırmanış duvarı bulunuyor.

Bjarke Ingels’in mimarlık yaklaşımında önemli bir yer tutan hedonistic sustainability, yani hazcı sürdürülebilirlik kavramı burada somutlaşıyor. Ingels’e göre çevreye duyarlı yaşam, insanların keyif aldıkları şeylerden vazgeçmelerini gerektirmek zorunda değil. CopenHill de bu düşüncenin mimari karşılığı olarak görülüyor. Bununla birlikte tesisin atık yakma yöntemi karbon emisyonları açısından tartışmasız değil. Projeyi önemli kılan, kusursuz bir çevresel çözüm sunmasından çok, zorunlu kentsel altyapıyı kamuya açık bir deneyimle buluşturması.

Sara Kulturhus, İsveç
White Arkitekter | 2021
İsveç’in kuzeyindeki Skellefteå kentinde yükselen Sara Kulturhus, yaklaşık 80 metrelik yüksekliğiyle dünyanın en dikkat çekici ahşap yapılarından biri. White Arkitekter tarafından tasarlanan 20 katlı bina, bir kültür merkeziyle oteli aynı çatı altında buluşturuyor.
Yapının adını aldığı Sara Lidman, İsveç edebiyatının önemli yazarlarından. İçerisinde tiyatro salonları, sergi alanları, kütüphane ve otel bulunan bina, ahşabın yalnızca küçük ölçekli evlerde değil, yüksek katlı yapılarda da kullanılabileceğini gösteriyor.

Sara Kulturhus’un taşıyıcı sisteminde masif ahşap ve çapraz lamine ahşap gibi mühendislik ürünü malzemeler kullanılmış. Ahşabın önemli bir bölümü bölgedeki ormanlardan temin edilmiş, yapı elemanları da yakın çevrede üretilmiş. Otel odaları için hazırlanan 205 prefabrik modül, inşaat süreçlerini kolaylaştıran önemli ayrıntılardan biri.
Ahşabın karbon depolama özelliği ve yerel tedarik yaklaşımı, projenin çevresel stratejisinin merkezinde bulunuyor. Sara Kulturhus, İskandinavya’nın köklü ahşap yapı geleneğini çağdaş mühendislikle buluşturarak geleceğin yüksek yapıları için farklı bir model öneriyor.

Quay Quarter Tower, Avustralya
3XN ve BVN | 2022
Sürdürülebilir mimarinin en önemli sorularından biri, eskimiş binalarla ne yapılacağı. Sidney’deki Quay Quarter Tower, bu soruya oldukça etkileyici bir yanıt veriyor: Yıkmak yerine dönüştürmek.
Danimarkalı mimarlık ofisi 3XN tarafından BVN işbirliğiyle tasarlanan gökdelen, 1970’lerden kalma bir ofis kulesinin büyük ölçüde korunarak yeniden inşa edilmesiyle ortaya çıktı. Projede mevcut yapının yaklaşık yüzde 65’i ve merkezi taşıyıcı çekirdeğinin yüzde 98’i korundu. Böylece binayı tamamen yıkıp yeniden yapmaya kıyasla 12 bin tonun üzerinde gömülü karbon emisyonunun önüne geçildiği hesaplandı.

Yenilenen yapı, üst üste yerleştirilmiş beş farklı hacmi andıran cephesiyle Sidney siluetinde dikkat çekici bir yere sahip. İçerisindeki geniş atriumlar, ortak kullanım alanları ve liman manzarasına açılan ofisler, eski binaya tamamen yeni bir kimlik kazandırıyor.
Quay Quarter Tower, 2023’te Council on Tall Buildings and Urban Habitat tarafından dünyanın en iyi yüksek binası seçildi. Projenin asıl önemi ise sürdürülebilirliğin her zaman sıfırdan yeni bir yapı inşa etmek anlamına gelmediğini kanıtlamasında. Bazen geleceğin mimarisine atılan en önemli adım, geçmişten kalan bir binayı korumak olabiliyor.

Panyaden Bambu Spor Salonu, Tayland
Chiangmai Life Architects | 2017
Tayland’ın Chiang Mai kentinde bulunan Panyaden International School’un spor salonu, ilk bakışta devasa bir bambu heykelini andırıyor. Chiangmai Life Architects tarafından tasarlanan yapı, doğadan ilham alan mimarisiyle sürdürülebilir yapı malzemelerinin olanaklarını ortaya koyuyor.
Lotus çiçeğinin biçiminden esinlenilen spor salonunun çatısı, birbirine bağlanan büyük bambu kemerlerden oluşuyor. Yaklaşık 782 metrekarelik yapı; basketbol, voleybol, badminton ve futsal gibi sporların yanı sıra okul etkinliklerine de ev sahipliği yapıyor.

Projenin en etkileyici yönlerinden biri, 17 metreyi aşan açıklıkların çelik bağlantılara ihtiyaç duyulmadan bambu kafes kirişlerle geçilmesi. Doğal havalandırma ve yalıtım özellikleri sayesinde yapının sıcak Tayland ikliminde konforlu kalması hedeflenmiş.
Mimarların hesaplamalarına göre, kullanılan bambunun büyüme sürecinde tuttuğu karbon, malzemenin işlenmesi, taşınması ve inşaat sırasında ortaya çıkan emisyonları karşılıyor. Bu nedenle proje, yapım aşamasına ilişkin sıfır karbon ayak izi iddiasıyla tanıtılıyor. Panyaden, geleneksel bir malzemenin çağdaş mühendislikle birleştiğinde ne kadar yenilikçi sonuçlar ortaya çıkarabileceğini gösteriyor.

Parkroyal Collection Pickering, Singapur
WOHA | 2013
Singapur’un yoğun kent dokusunun ortasında yükselen PARKROYAL COLLECTION Pickering, uzaktan bakıldığında beton bir otelden çok tropikal bir bahçeyi andırıyor. Singapurlu mimarlık ofisi WOHA’nın tasarladığı yapı, doğayı binanın çevresinde bırakmak yerine mimarinin merkezine yerleştiriyor.
Otelin farklı katlarına yayılan yemyeşil teraslarda tropikal bitkiler, ağaçlar ve bahçeler bulunuyor. Yaklaşık 15 bin metrekarelik yeşil alan, binanın üzerine kurulduğu arsanın yaklaşık iki katı büyüklüğünde. Üstelik otelin 367 odasının tamamı bu tropikal bahçelere bakacak şekilde tasarlanmış.

PARKROYAL COLLECTION Pickering’de yeşil alanlar yalnızca estetik bir tercih değil. Bitkiler gölgeleme ve mikroiklim oluşturma açısından katkı sağlarken, doğal havalandırmalı koridorlar ve yağmur suyu toplama sistemleri binanın çevresel stratejisini destekliyor. Sulama sistemlerinde güneş enerjisinden de yararlanılıyor.
Singapur’un Green Mark Platinum sertifikasını alan yapı, yoğun nüfuslu şehirlerde yeşil alan oluşturmanın yalnızca parklar ve bahçelerle sınırlı olmadığını gösteriyor. Doğa, doğru tasarlandığında bir gökdelenin farklı katlarında da kendine yer bulabiliyor.

Bullitt Center, ABD
Miller Hull Partnership | 2013
Seattle’da bulunan Bullitt Center, modern ofis binalarının ne kadar az kaynakla çalışabileceğini göstermek amacıyla tasarlanmış bir yapı. Miller Hull Partnership imzalı altı katlı bina, 2013’te açıldığında dünyanın en çevre dostu ticari yapılarından biri olma hedefiyle dikkat çekti.
Bullitt Center’ın çatısında geniş bir güneş paneli sistemi bulunuyor. Yapı, yıllık elektrik tüketimini kendi ürettiği yenilenebilir enerjiyle karşılayabilecek şekilde geliştirildi. Yağmur suyunun toplanması, arıtılması ve kullanılması da projenin temel özelliklerinden. Ayrıca kompost tuvaletler, düşük enerji tüketimi sağlayan sistemler ve malzemelerde zararlı kimyasalların sınırlandırılması gibi uygulamalar bulunuyor.

Binanın tasarımında uzun ömürlülük de önemli bir yer tutuyor. Geleneksel bir ofis binasının birkaç on yıl içerisinde kapsamlı dönüşüme ihtiyaç duyabildiği düşünülürse, Bullitt Center’ın 250 yıllık kullanım ömrü hedefi oldukça iddialı.
2015’te zorlu çevresel performans kriterleriyle tanınan Living Building Challenge sertifikasını kazanan Bullitt Center, sürdürülebilirliğin yalnızca yapının inşasıyla değil, yıllar boyunca nasıl işletildiğiyle de ilgili olduğunu ortaya koyuyor.

Eastgate Centre, Zimbabve
Mick Pearce ve Arup | 1996
Zimbabve’nin başkenti Harare’de 1996 yılında tamamlanan Eastgate Centre, sürdürülebilir mimarlık henüz bugünkü kadar geniş bir gündeme sahip değilken doğadan ilham alan bir çözüm geliştirdi. Mimar Mick Pearce’ın Arup mühendisleriyle birlikte tasarladığı ticari yapı, termit yuvalarının doğal havalandırma prensiplerinden esinleniyor.
Termitler, yuvalarındaki sıcaklık ve hava dolaşımını karmaşık tünel sistemleri aracılığıyla düzenliyor. Eastgate Centre’ın mimarisinde de benzer bir düşünce kullanılmış. Kalın duvarlar, hava kanalları ve bacalar sayesinde yapının içerisindeki sıcaklık büyük ölçüde pasif havalandırma yöntemleriyle kontrol ediliyor.

Bu yaklaşım, geleneksel iklimlendirme sistemlerine olan ihtiyacı önemli ölçüde azaltıyor. Eastgate Centre, benzer büyüklükteki konvansiyonel binalarla karşılaştırıldığında çok daha düşük soğutma enerjisi ihtiyacıyla anılıyor.
Yaklaşık 30 yıl önce tamamlanan yapı bugün hâlâ biyomimikri, yani doğadaki sistemlerden esinlenen tasarım anlayışının mimarlık alanındaki en bilinen örneklerinden biri. Eastgate Centre’ın verdiği mesaj basit ama etkileyici: Bazen geleceğin en yenilikçi teknolojilerinin ipuçları, doğada milyonlarca yıldır var olan sistemlerde gizli olabilir.
2026’nın En İyi Mimarlık Projeleri
Tükenen Rotalar: İklim Değişirken Belki Son Defa Göreceğimiz Yerler




