Sayfaları çevirirken zamanın nasıl geçtiğini anlamayacağınız 10 kitap…
Sıcaklar bastırdığında, konsantrasyonu sonuna kadar zorlayan kalın tarihi romanlar ya da ağır felsefi metinler bazen bu ritme ayak uyduramıyor; bizi kitaptan uzaklaştırabiliyor. Tam da bu anlarda ihtiyacımız olan şey, bizi ilk sayfadan itibaren kendi dünyasına çeken, karakterleriyle hızlıca bağ kurabildiğimiz ve bittiğinde damağımızda güzel bir tat bırakan akıcı anlatılar. Bu yaz rotanıza, plaj sefalarınıza ya da o sakin balkon akşamlarınıza eşlik edecek, elinizden bırakamayacağınız 10 kitaplık bir liste hazırladık. Kahveniz veya soğuk içeceğiniz hazırsa, sayfaları çevirmeye başlayalım.
İçindekiler
Normal İnsanlar – Sally Rooney
Modern ilişkilerin o karmaşık, sessiz ve bir o kadar da tanıdık dehlizlerine girmek için Sally Rooney’den daha iyi bir rehber bulmak zor. Marianne ve Connell’ın lise yıllarında taşrada başlayan, ardından Dublin’deki Trinity College’ın koridorlarına uzanan hikayesi, günümüz gençliğinin iletişim kurma sancılarını o kadar yalın anlatıyor ki, kitabı elinizden bırakamıyorsunuz. Sınıf farkları, toplumsal beklentiler ve iki insanın birbirinin hayatını nasıl dönüştürebileceği üzerine yazılmış bu roman, karakterlerin kusurlarıyla daha da gerçekçi bir boyuta ulaşıyor. Bir oturuşta bitireceğiniz, modern bir klasik.

Gece Yarısı Kütüphanesi – Matt Haig
“Hayatınızdaki seçimler farklı olsaydı, şu an nasıl bir hayat yaşıyor olurdunuz?” sorusunun peşine düşen Matt Haig, pişmanlıklar ve ihtimaller üzerine harika bir modern masal sunuyor. Ana karakter Nora Seed’in yaşamla ölüm arasında sıkıştığı o sonsuz kütüphane, sadece onun değil, okuyucunun da kendi hayat tercihlerini sorguladığı bir durağa dönüşüyor. Yaşadığımız hayatın değerini, kaçırdığımız fırsatların aslında bizi biz yapan unsurlar olduğunu felsefi ama bir o kadar da popüler bir dille anlatan eser, akıcı temposuyla yaz ayları için mükemmel bir moral deposu.

Sırça Fanus – Sylvia Plath
Yaz aylarında biraz daha derin, kült bir edebi esere şans vermek isterseniz Sylvia Plath’in tek romanı olan bu yarı otobiyografik başyapıt tam size göre. Yetenekli bir genç kadın olan Esther Greenwood’un New York’taki prestijli bir dergide staj yaparken yavaş yavaş kendi iç dünyasındaki varoluşsal karanlığa çekilmesini konu alıyor. Plath’in sarsıcı, şiirsel ama bir o kadar da sürükleyici dili, dönemin kadın üzerindeki toplumsal baskılarını harika bir ironiyle işliyor. Konusu her ne kadar melankolik olsa da, yazarın dehası sayesinde sayfalar su gibi akıp gidiyor.

Adınla Çağır Beni – André Aciman
Yaz mevsiminin o sıcak, tembel, arzulu ve melankolik havasını İtalya’nın kuzeyinde geçen bir ilk aşk hikayesinden daha iyi ne anlatabilir? 17 yaşındaki Elio ile babasının araştırma görevlisi olarak yazlığına gelen Oliver’ın birkaç haftaya sığan ama bir ömre yayılan hikayesi, Aciman’ın duyusal ve sinematografik diliyle birleşiyor. Kitabı okurken İtalya’nın o taş sokaklarında dolaştığınızı, bisiklet sürdüğünüzü, taze şeftali kokularını içinize çektiğinizi ve yaz güneşini teninizde hissettiğinizi fark edeceksiniz. Duygusal yoğunluğu yüksek ama dili inanılmaz derecede akıcı bir modern başyapıt.

Yabancı – Albert Camus
Listenin en kısa ama edebi etkisi en yüksek kitaplarından biri kuşkusuz Yabancı. Cezayir’in kavurucu, insanı delirten güneşi altında başlayan bu kült roman, ana karakter Meursault’nun hayata, ölüme ve toplumsal normlara karşı beslediği o büyük, sarsıcı kayıtsızlığı konu alıyor. Camus’nün gereksiz süslemelerden tamamen arındırılmış, direkt ve adeta bir rapor kadar net olan vurucu cümleleri, bu kitabı birkaç saat içinde bitirmenizi sağlıyor. Yaz sıcağında hayata absürt ve felsefi bir açıdan bakmak, toplumsal rolleri sorgulamak isteyenler için harika bir durak.

Venedik’te Ölüm – Thomas Mann
Yaz mevsiminin o her şeyi ağırlaştıran, bunaltıcı ama bir o kadar da büyüleyici atmosferini edebi bir zirveyle yaşamak isterseniz, Thomas Mann’ın bu incecik başyapıtı biçilmiş kaftan. Yaşlı bir yazarın, Venedik’in o nemli, salgın hastalıkla boğuşan sokaklarında genç bir çocuğun saf güzelliğine kapılarak kendi içsel çöküşüne doğru sürüklenmesini anlatır. İtalyan kıyılarının o melankolik havası, durağan ama içten içe kaynayan anlatımıyla yaz sıcağında derin bir edebi doyum arayanlar için muazzam bir kısa klasiktir.

Yaz – Albert Camus
Eğer Camus’nün Yabancı’daki o felsefi derinliğini sevdiyseniz ama yaz aylarında ruhunuza biraz daha umut, deniz kokusu ve güneş ışığı üfleyecek bir şeyler arıyorsanız, bu deneme kitabı tam plaj çantanıza göre. Camus bu eserinde doğduğu topraklara, Cezayir’in Akdeniz kıyılarına geri dönüyor; denizin mavisini, güneşin yakıcılığini ve doğanın o muazzam neşesini anlatıyor. İçindeki “Cezayir’de Yaz”, “Minotor ya da Oran Duraklaması” gibi kısa bölümler o kadar hayat dolu ve ilham verici ki, en karanlık anlarda bile insanın içinde bir yaz neşesi uyandırıyor.

Martı Jonathan Livingston – Richard Bach
Sadece bir saatte bitirebileceğiniz ama felsefesini ve ilhamını hayatınız boyunca zihninizde taşıyacağınız bir özgürlük manifestosu. Sadece yemek yemek ve hayatta kalmak için uçan bir martı sürüsünün dışına çıkan, uçmanın sınırlarını, estetiğini ve hızını keşfetmek isteyen Martı Jonathan’ın hikayesi, aslında her birimizin içindeki sınırları aşma arayışını simgeliyor. Toplumun dayattığı kalıpları kırmak, kendi potansiyelini keşfetmek ve özgürleşmek üzerine yazılmış bu zamansız novella, yaz günlerinde ruhunuza çok iyi gelecek.

Trendeki Kız – Paula Hawkins
Yaz listesinde heyecan dozunu zirveye çıkaracak, plajda sayfaları nasıl çevirdiğinizi unutturacak bir psikolojik gerilime yer vermemek olmazdı. Rachel’ın her gün bindiği banliyö treninin camından izlediği ve kafasında “kusursuz” bir hayat yakıştırdığı bir çiftin izini sürmesiyle başlayan hikaye, bir gün şahit olduğu gizemli bir olayla tamamen rayından çıkıyor. Alkolizmin, kayıp hafızanın ve güvenilmez anlatıcının yarattığı o tekinsiz atmosfer, sizi sürekli ters köşeye yatıran bir bulmacaya dönüşüyor. Temposu hiç düşmeyen, kusursuz bir yazlık polisiye.

İpek – Alessandro Baricco
19. yüzyılda, Fransa’dan dünyanın öbür ucuna, Japonya’ya ipekböceği yumurtası satın almak için uzun ve zorlu yolculuklar yapan Hervé Joncour’un sessiz, naif ve kelimelerle tarif edilemez aşk hikayesi. Baricco, kelimeleri o kadar tasarruflu, o kadar estetik ve ritmik kullanıyor ki, kitap roman formundan çıkıp adeta uzun bir şiir gibi akıyor. Kültürlerin karşılaşması, bakışların sessiz gücü ve arzunun coğrafya tanımayan doğası üzerine kurulmuş bu kısa kitap, edebi olarak tam bir başyapıt ve bitmesini hiç istemeyeceğiniz türden zarif bir kaçış rotası.

21. Yüzyılın En İyi 100 Kitabı





