Bazen en gerçek yakınlık, aynı gökyüzüne bakmakla kurulur. Mesafelere meydan okuyan aşk filmleri, uzaklığın değil, aşkın hikâyesini anlatıyor.

“İki yerde varım, burada ve senin olduğun yerde” demiş, dünyaca ünlü yazar Margaret Atwood. Bazı aşklar birbirinden kilometrelerce uzakta olsa da mesafelere direniyor. Bazı aşklar hayatın zorluklarına yenik düşüyor, bazılarıysa ölüme bile kafa tutuyor. Beyazperdeye damgasını vuran, aralarına mesafeler giren âşıkları anlatan filmlerin ortak özelliği, gerçek aşkın direniş gücünü bize hatırlatmaları… Beklemenin, sabrın ve sadakatin zarafetini her izleyişimizde gerçek duyguların yaşamak için kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını görebiliyoruz. Çünkü bazen mesafeler, bir ayrılığı değil, bir bağlılığın derinliğini anlatıyor.

Gerçek sevgi, aradaki zamanı da uzaklığı da anlamlı kılmanın bir yolunu hep buluyor. Tıpkı Longines’nin her saniyeyi zarafetin bir ifadesine dönüştürmesi gibi. İşte tüm zamanların en sevilen, uzaklara ve hatta ölüme rağmen aşkı yaşatan en unutulmaz filmlerinden seçtiklerimiz…

Breakfast at Tiffany’s (1961)