Elif Koyutürk Hazen’le Anadolu’nun kadınlarından yola çıkarak aidiyetin, geçmişin izlerinin ve kuşaklar boyunca bedende taşınan bilginin peşine düştük.

Tarih her detayı yazmıyor. Özellikle de kadınların bildiklerini. Bir coğrafyayı tanımak için haritasına, arşivlerine, kitaplarına bakabilirsiniz. Elif Koyutürk Hazen ise kadınlarına, ellerine, bedenlerine, başlarına taktıkları bir parçaya bakarak, yürüdükleri yolu izleyerek coğrafyayı özümsüyor. Bir toplumun asıl hikâyesi, kimsenin kayda geçirmeyi düşünmediği küçük ayrıntılarda saklıdır. Hazen’in kamerası da o ayrıntıların peşinde.

Onun dünyasında kadın bilgiyi taşıyan, aktaran ve dönüştüren kişi. Göçün ne zaman başlayacağını bilen, toprağın dilini okuyan, bir başlıktaki sikkeyle servetini, aynayla korunma biçimini, işlemeyle nereden geldiğini anlatan kadınlar bunlar. Yazılı tarihte isimleri olmayabilir ama başka bir alfabeleri var. Beden, hareket, motif, ritüel ve kuşaktan kuşağa geçen sezgisel bilgi. Hazen bu dili geçmişe ait bir folklor ve bugün hâlâ konuşulan canlı bir dil olarak okumaya çalışıyor.

Dünyayı dolaştıkça uzağa gitmek yerine kendi köklerine biraz daha yaklaşmış olması tesadüf değil. Mountainfilm’in Emerging Filmmaker Fellowship’ini alan ilk Türk sinemacı olan Hazen’in Guardians of Anatolia filmi Nevada City Film Festival’de Seyirci Ödülü’nü kazanırken, birçok Amerikan festivalinde de gösterildi. Bir Yörük göçünde, İranlı bir kadının dönüşünde ya da eski bir Anadolu başlığının üzerindeki küçücük aynada aynı izin peşine düşüyor. Kadınların bedenlerinde saklanan hikâyelerden aidiyete, kayıp tanrıçalardan hasretliğe uzanan bu yol, sonunda Hazen’in kendi hikâyesine de dokunuyor.

Elif Koyutürk Hazen’le söyleşimize de böyle başladık. Kadınların yazılmamış tarihinden, insanın kendine ve toprağına ait olanı nasıl hatırladığına uzanan bir sohbet…

Elif Koyutürk Hazen
Elif Koyutürk Hazen

İstanbul ile Güney Türkiye’nin dağları arasında büyümüş, dünyanın farklı yerlerinde yaşamış birisiniz. Bugün geriye baktığınızda, hikâyelerinizi sürekli Anadolu’ya, toprağa ve özellikle kadınlara götüren ilk izi çocukluğunuzun neresinde görüyorsunuz?

Babaannem tam bir Anadolu kadını, onunla büyürken çok fazla şey öğrendim ve ilham aldım. Annem de aynı şekilde. Toprağımıza ve aileye olan bağlılık, ben doğmadan önce de ailemde var olan bir değerdi. Yarı bir çiftlik evinde, yarı İstanbul’da büyüdüm. Ailem meraklı gezginlerdi, beni küçük yaşta Türkiye’de kimsenin bilmediği köylere götürürlerdi; “Buradan biber alınır, buradan salça alınır, Elif bak burasının tarihi şöyledir, gel şu köydekilerle sohbet edelim, buradaki yaşamı anlayalım” gibi. Bu merak benim için sonradan edinilmiş bir şey değil, hep oradaydı. Babaannemin taktığı, kendi yaptığı oyalarla işlenmiş tülbentinde, yetiştirdiğimiz domateslerin kokusunda, tarihin konuşulduğu uzunca sofralarda.