Birleşik Krallık’ın eşsiz sokaklarında bu kez sinemanın gücüyle müziğin ruhunu birleştiriyoruz. İzlerken volümü biraz açmayı unutmayın.
Bugüne kadar bu seride şehirleri sokak sokak gezdik: Caddelerine baktık, film seti gibi görünen, hatta gerçekten de bir filme set olan köşeleri keşfettik. Ancak bu kez konumuz İngiltere. Aslında Birleşik Krallık desek daha doğru. Bu yüzden direksiyonu biraz kıracağız.
Viktorya dönemi kırmızı tuğlalı evleri, tünelleri, metroları, Big Ben, London Eye ve tabii Kraliyet Ailesi’ne olan merakımızı cebimize koyarsak Buckingham Sarayı İngiltere’de görülmesi gereken yerler arasında. Ama Britanya yalnız bu turistik yerlerden ibaret değil. Sokaklar; yeraltından gelen sesleri, alt kültürleri, punk ruhunun karşı konulmaz cazibesi ve cayır cayır rock’n roll sahnesiyle de aynı zamanda bir başkaldırının da ruhunu taşıyor.
Burası müzik dünyasında bugün hâlâ egemenliği olan pek çok türün çıkış noktası olmakla birlikte bir tavra da dönüştüğü yer. Topraklarından çıkan nice hazineyle sadece sinema tarihinin estetik -ve bazen de diken üstünde- sahnelerine değil; aynı zamanda zamansız hikâyeler anlatan, sözleriyle umutlandığımız, hayranlık duyduğumuz nice şarkıya, müzisyene, gruba da ev sahipliği yapıyor. Tüm bunlar da işte bu toprakların karakterine dönüşüyor. Merhum Kraliçe’ye diklenen, serseri, bela mıknatısı, kavgacı ve öfkeli bir karaktere.
O yüzden bu yazıda sadece Britanya sokaklarında dolaşmayacağız. Ada’nın sesini de duyacağız. O sokakları dinleyeceğiz. Hazırsanız başlayalım.
Birleşik Krallık’ta Geçen Filmler
Trainspotting (1996)
IMDb: 8.1
Irvine Welsh’in aynı adlı romanından uyarlanan Trainspotting, yönetmen Danny Boyle’un imzasıyla dönemin en “diken üstünde” filmlerinden biriydi. Ewan McGregor (Renton), Ewen Bremner (Spud), Jonny Lee Miller (Sick Boy) ve Robert Carlyle (Begbie)’nin madde bağımlılığı etrafında şekillenen hikâyesi sinema tarihinde bir kült niteliğinde. “Transpotting” kelime anlamıyla argoda anlamsız, sıkıcı ve saçma bir hobiyle madde bağımlılığı arasında kurulan paralelliği simgeliyor. Evet, bu filmle teknik olarak İskoçya’dayız. Ana mekânımız Edinburgh. Çekimlerin bir kısmı Glasgow ve Londra’da gerçekleşti. Britanya’nın müzikle şekillenen alt kültürünü anlatırken Trainspotting’den bahsetmemek mümkün değil tabii. Zira Trainspotting’in popülerliği yalnızca hikâyesinden değil, soundtrack’inin kült statüsünden de kaynaklanıyor.

Örneğin, Renton ve arkadaşları koşarken, fonda Iggy Pop’un 1977 yılına ait ünlü şarkısı “Lust for Life” çalıyor. Bu şarkı, bir kuşağın nabzı gibi. Final sahnesinde de Underworld’un “Born Slippy”si çalıyor ve dönemin dans müziğini yeniden tanımlıyor. Filmin müzikleri bir manifestoya hayat veriyor. Trainspotting’in sert, öfkeli ve başkaldıran manifestosuna.

This is England (2006)
IMDb: 7.7
Shane Meadows’un 2006 yapımı ödüllü filmi This Is England, 1983 yılının İngiltere’sinde geçiyor. Film, babasını Falkland Savaşı’nda kaybetmiş yalnız bir çocuk olan Shaun’un (ki o da yönetmenin ta kendisi) bir grup skinhead (dazlak) ile arkadaş olmasını ve altkültürlerin aşırı sağcı ideolojiler tarafından nasıl manüpile edildiğini çarpıcı bir gerçeklikle işliyor. This is England’da müzik, filmin neredeyse ta kendisi.

Skinhead sahnelerinde ska ve reggae ruhu alev alev yanıyor. Karakterlerin dünyaya bakışını aslında çalan şarkılarla anlıyoruz. İngiltere’nin 80’lerdeki işçi sınıfı öfkesi gibi, özellikle politik atmosfer müzik üzerinden kuruluyor. Filmin ana merkezinde Toots & The Maytals’ın unutulmaz “54-46 Was My Number”ı çalıyor. The Specials: “Do the Dog”, Dexys Midnight Runners: “Come On Eileen”, Soft Cell “Tainted Love”, The Smiths “Please, Please, Please, Let Me Get What I Want” filmi boyunca duyduğumuz şarkılardan bazıları. Filmin en duygusal sahnelerinde duyduğumuz ikonik piyano eseri ise Ludovico Einaudi imzası taşıyor: “Ritornare”.

Notting Hill (1999)
IMDb: 7.2
Başrollerinde Hugh Grant ve Julia Roberts’ın olduğu, 1999 yılının en romantik filmlerinden biri de yönetmenliğini Roger Michell’in üstlendiği unutulmaz Notting Hill’den başkası değil. Sıradan bir kitapçı olan William’ın dünyaca ünlü bir film yıldızı olan Anna ile tanışmasını konu alan bu unutulmaz aşk hikâyesi adı üstünde Notting Hill’de çekildi. Londra’nın batısında bulunan ve bölgenin en popüler lokasyonlarından biri olan Notting Hill, pastel tonlardaki eski dönem evleri, dar sokaklarıyla öne çıkan bir mahalle. Antikacılar, plakçılar, ikinci el dükkânları ve sokak müzisyenleri bu bölgenin alametifarikaları.

Filmde gördüğümüz o meşhur mavi kapı, uzun süre turistlerin en uğrak yerlerinden biri oldu. Filmin ikonik sahnesi ise, Hugh Grant’ın kaybettiği aşkını beklemesini simgeleyen, mevsimlerin tek planda değiştiği o sahne: İşte orada Bill Withers’ın 70’lerdeki ünlü şarkısı “Aint No Sunshine” çalıyor. Filmin tamamında ise Elvis Costello’nun “She” şarkısı hemen her yerde kulaklara kazınıyor.

A Clockwork Orange (1971)
IMDb: 8.2
Dünya çapında sinema tarihini derinden etkilemiş olan efsane yönetmen Stanley Kubrick’in başyapıtlarından biri de Anthony Burgess’ın eserinden sinemaya uyarlanan A Clockwork Orange, Türkçe adıyla Otomatik Portakal. Bu film; müzik, şiddet ve alt kültür arasında ilişkiyi sinema tarihinin en rahatsız edici biçimlerinden biriyle anlatıyor. Yakın gelecekteki İngiltere’de geçen filmde başrolde Malcolm McDowell’ın canlandırdığı Alex adında bir cani var. Çok yüksek bir zekâya sahip olan Alex, insanın aslında vahşi ve tepkisel davranan bir canlı olduğunu gözümüze sokuyor ve birey, devlet, ahlak, aile yapısı gibi pek çok kavramın sorgulanmasına neden oluyor.

Kubrick’in burada müziği kullanma biçimi duygusal değil. Müzik burada daha çok bir çarpışma unsuru gibi. Örneğin Alex, bir saldırı sahnesinde neşeyle “Singin in the Rain” söylüyor. Güvende hissettiğimiz o anda huzurumuzu kaçırıyor. Alex’in Beethoven’a duyduğu saplantılı hayranlık da filmin kalbi aslında. Estetik haz ve şiddet dürtüsü özellikle 9. Senfoni’de hayat buluyor. A Clockwork Orange yayınlandığında henüz ortaya çıkmamıştı ancak sonrasında punk kültürü bu filmi çok sahiplendi. Günümüzde ise bu filmin yankısı modaya, videolara, albüm kapaklarına ve punk estetiğine ilham veren binlerce örnekle sürüyor.

24 Hour Party People (2002)
IMDb: 7.2
Gelelim Britanya müzik tarihinin en kaotik, en gürültülü filmlerinden birine. Michael Winterbottom’un yönettiği 24 Hour Party People, Manchester müzik sahnesinin en önemli figürlerinden biri, aynı zamanda efsanevi Factory Records’ın kurucusu olan Tony Wilson’ı odağına alan bir yapım. Filmde 70’lerdeki punk patlaması, 80’lerdeki post-punk sahnesi, rave dalgası derken aslında Manchester’ın o dönemlerde müziği ve gece kültürünü nasıl tek merkezden yönettiğini izliyoruz.

Joy Division, New Order ve Happy Mondays gibi grupların doğuşunu gerçek bir belgesel izler gibi seyrediyoruz. Müziğin kalbinin attığı her noktada özgürlük duygusunun da nasıl geliştiğini anlıyoruz. Elektronik müzik sahnesinin yükselişiyle Britanya elektro gitarları terk edip synthsizerlarla yaşamaya başlıyor mesela. Müthiş bir enerji patlaması. Bir şehir, bir ülke dönüşüyor, insanlar değişiyor ve aslında bir dönemin ruhu tamamen Manchester’dan yükselen bu akımla şekilleniyor. Filmin çekimlerinin büyük kısmı gerçekten de Manchester, Derbyshire, Salford, Cheshire bölgelerinde yapıldı. Film dar sokaklar, depolar, yağmurlu caddeler İngiliz kültürünün karanlık ama büyüleyici enerjisini tam olarak yansıtıyor.

Control (2007)
IMDb: 7.6
Joy Division demişken, elbette grubun 23 yaşında hayatını kaybeden solisti Ian Curtis’in kısa ama etkili hayatını anlatan Control’ü de bu listeye almadan olmaz. Ian Curtis’e hayat veren isim ise Sam Riley. Joy Division şarkıları bu filmde karakterlerin iç dünyasını yansıtan birer geçiş noktası aslında. Müzik ve yalnızlık arasındaki bağı çok derinden kuruyor. Özellikle “Love Will Tear Us Apart” ve “She’s Lost Control” performansları, Britanya post-punk ruhunun sinemadaki en güçlü anları arasında gösteriliyor. Yönetmen Anton Corbijn’in bu filmi siyah beyaz çekmek istemesindeki neden de aşikâr. Çünkü 70’lerin sonunda Manchester tam da böyle hissediyordu: Siyah beyaz. Melankolik, yalnız ve gri. Çekimlerin büyük kısmı Manchester ve çevresinde yapıldı. Özellikle Macclesfield bölgesi ve Nottingham gibi Ian Curtis’in gerçek yaşamına yakın mekânlar seçildi.

Quadrophenia (1979)
IMDb: 7.2
Britanya’nın gençlik kültürünü en iyi anlatan filmlerden biri de Franc Roddam imzalı Quadrophenia. Bu film, The Who’nun aynı isimli albümünden ilham alıyor ve 1960’ların mod kültürünü anlatıyor. Nedir mod kültürü? Bu akım, 50’lerin bir nevi zarif isyanı aslında. Londra’da işçi sınıfı gençlerin öncülüğünde doğdu. Modern caz müzik, şık giyim, scooterlara duyulan tutku gibi öğelerle şekillenen bir altkültür. Başroldeki Jimmy karakteri de tam böyle biri, aidiyet arayışında ve öfkeli.

Bu filmin en güzel kısmı ise aslında görsel olarak tam da dönemin estetiğini yansıtması: Şık takım elbiseler, Vespa scooter’lar, kalabalık publar… Mod kültürü hem bir stil hem de müzikle kurulan bir yaşam biçimi. Tabii film boyunca Jimmy’nin iç dünyasını “The Real Me” ve “Love, Reign O’er Me” gibi The Who şarkılarıyla izliyoruz. Çekimlerin çoğu Londra ve Brighton’da yapılmış. Brighton sahilleri, iskelesi gibi lokasyonların yanı sıra Londra’nın işçi sınıfı mahalleleri, pubları ve gece hayatını görüyoruz.
Blinded By the Light (2019)
IMDb: 6.9
Ve Britanya dediğimizde pas geçemeyeceğimiz bir diğer konu, banliyöler. 80’lerin sonunda Luton’da yaşayan Pakistan kökenli bir genç kendini Bruce Springsteen şarkılarında buluyor. Film, Margaret Thatcher’ın başbakanlığı döneminde geçiyor. Bu dönem tarih sahnesinde önemli, çünkü Demir Leydi döneminde özellikle işçi sınıfında ciddi kırılmalar yaşandı. Punk, post-punk ve Britpop öncesi alt kültürlerin öfkeli ruhu bu dönemle paralel olarak ortaya çıktı.

Gurinder Chadha’nın yönetmen koltuğunda oturduğu Blinded By the Light, Javed’in dünyayı anlamlandırma biçimi olarak müziği kullanıyor. Luton’un sıradan evleri, sokakları, okul koridorları gördüğümüz unsurlar arasında. Evet, Bruce Springsteen Amerikalı bir müzisyen ancak anlatılan tüm duygular Britanya’da yaşayan bu göçmen gencin dünyasını yansıtıyor. Ait hissedememek, dışlanmak, müzikle kendine kaçacak bir yer bulmak gibi bildik bir dünyayı.

Amy (2015)
IMDb: 7.8
Yönetmen Asif Kapadia’nın belgeseli Amy, 27 yaşında aramızdan ayrılan Amy Winehouse’un hayatını daha önce hiç görmediğimiz görüntülerle beyazperdeye taşıyor. Amy’nin çocukluğu, gençliği ve Grammy yolculuğuna uzanan hikâyesinde elbette hayatının aşkı Blake’le olan ilişkisinin de ayrıntıları işleniyor. Kapadia’ya En İyi Belgesel dalında Akademi Ödülü kazandıran yapım, Britanya’nın 2010’ların ortalarından itibaren en büyük yıldızlarından birinin müzikal yolculuğu kadar, o şarkıları yazarken hissettiklerine, hayatının dönüm noktalarında müziğin onun hayatında nasıl bir itici gücü olduğuna da uzanan bir hikâye anlatıyor. Böylece “Back to Black” gibi bir başyapıtın nasıl ortaya çıktığını izlerken Amy şarkılarında yeniden kendinizi bulmaya başlıyorsunuz.

Amy Winehouse, Londra’nın Camden Town bölgesiyle özdeşleşmiş bir isim. Ölümünün ardından Camden Market içine bir heykeli dikildi. Londra’da gece hayatının kalbi olan Soho’da Jazz After Dark gibi mekânlarda sahne aldı. Hatta Amy’nin hayatını anlatan bir diğer film Back to Black’te de Soho’daki bazı mekanlar özel olarak kullanıldı. Amy Winehouse’un izleri bugün de özellikle Camden Town bölgesinde yaşamaya devam ediyor.

Green Street (Hooligans) (2005)
IMDb: 7.4
Lexi Alexander imzası taşıyan Green Street, İngiltere’nin en ünlü bir diğer konu başlığını işleyen bir film: O da futbol ve holiganlar elbette. Elijah Wood’un Matt adında Amerikalı bir öğrenciyi canlandırdığı filmde Matt, Londra’ya gidiyor ve punk dönemi sonrası Britanya’da holigan dünyasının tam ortasına düşüyor. Filmde de sokak marşları, tezahüratlar, kavga gürültü eksik olmuyor haliyle. Bu filmin esas fikri, çalan şarkılar kadar kalabalıktan yükselen volüm de diyebiliriz. Yağmurlu mahalleler, köhne publar, trenler gibi pek çok öğe İngiltere’nin bu yüzünü oldukça iyi yansıtıyor.

Film, Londra’nın doğu bölgesinde çekildi. En önemli referans noktası, West Ham United F.C. taraftar kültürü. Film doğrudan kulübün eski stadı olan Boleyn Ground (Upton Park) çevresindeki atmosferden besleniyor. Bu arada sık sık metro istasyonlarını görüyoruz: Piccadily, King’s Cross, Paddington bunlardan bazıları. Gelelim neler işittiğimize. Özellikle West Ham United F.C. taraftar kültürünün ünlü marşı “I’m Forever Blowing Bubbles” film boyunca sık sık duyduğumuz bir marş. Punk grubu Cock Sparrer’in “England Belongs to Me”, Dead Kennedys’in ünlü “Too Drunk to F.ck”, The Seahorses “Just Another Soul” ve Terence Jay’den “One Blood” film boyunca bize eşlik eden şarkılar arasında.

Saltburn (2023)
IMDb: 7.0
Emerald Fennell’in yönettiği, başrollerinde Barry Keoghan, Jacob Elordi ve Rosamund Pike rol aldığı Saltburn, İngiliz aristokrasisini modern bir gotik hikâye gibi anlatan enteresan filmlerden biri. Oxford’da okuyan Oliver isimli gencin, zengin ve aristokrat bir aileden gelen Felix adında bir gençle tanışmasını ve bir süre sonra ilişkilerinin hırs, takıntı ve sınıf farkı gibi pek çok konuda rahatsız edici noktalara gitmesini konu alıyor. Filmde büyük malikâneler, gösterişli yemek masaları gibi İngiltere’nin 19 yy. dönemlerine ait pek çok unsur görüyoruz.

Saltburn, Lowick’te bulunan ve yaklaşık 1328 yılında inşa edilen özel bir malikâne olan Drayton House’da çekildi. 1770’ten bu yana Stopford-Sackville ailesine ait olan bu görkemli yapı, Saltburn’ün ihtişamlı dünyasının merkezini oluşturuyor. Filmin müzikle kurduğu en yüksek ilişki ise İngiliz müzisyen Sophie Ellis-Bextor’ın “Murder on the Dancefloor” şarkısının çaldığı esnada Oliver’ın malikânede tek başına dans ettiği final sahnesi. Şarkı aslında Ellis-Bextor’ın 2001 yılında ilk albümü Read My Lips’te yer alıyor. Ancak “Murder on the Dancefloor”un yayınlanmasından tam 22 yıl sonra bu sahne nedeniyle şarkı günümüzde yeniden popülerlik elde etti ve listebaşı oldu.

Almanya Sokaklarından Beyazperdeye Uzanan En İyi Filmler
Karanlık, Tutkulu ve Cesur: Modern İran Dizilerinden 8 Öneri





