El işçiliğiyle hayat bulan hoparlör ve aydınlatma tasarımlarında mühendislik ile estetiği buluşturan Lightwork Design, mekânlara özgün bir karakter kazandırıyor.
Beyoğlu’nun dar arka sokaklarından birinde, röportaj yapacağımız mekanı ararken rastladık Lightwork’ün kendine has renkleri ve formlarıyla dikkat çeken hoparlörleri ve aydınlatmalarına. Kapıdan içeri baktığımız anda merakımız ağır bastı. Markanın kurucuları Hüseyin ve Tülay Turgut bizi içeri buyur ederken, sohbetimiz de kendiliğinden başladı. 2008’de kurdukları markanın hikâyesini anlatırken, atölyenin içinde kendi ürettikleri bir hoparlörden yayılan müzik sesi eşlik ediyordu konuşmalarımıza.
Lightwork Design‘da bir mekânın iki temel unsuru olan ışık ve ses adeta kol kola girmiş durumda. Atölyede gördüğümüz aydınlatmalar ve hoparlörler yalnızca işlevsel nesneler değil; birlikte hareket eden, birbirini tamamlayan tasarım formlarına dönüşmüş. En klasik deyimiyle her biri el emeği göz nuru olan bu parçalar, hızla tüketilen “kullan-at” zamanlarına inat, tasarıma ve zanaata yapılmış sessiz bir saygı duruşu gibi. Lightwork’teki aydınlatmalar ve hoparlörlerin tasarımcısı, markanın kurucularından Hüseyin Turgut sorularımızı yanıtladı…


Sizi tanıyarak başlayalım. Tasarım ve üretimle ilişkiniz nasıl başladı?
Tasarım ve üretimle ilişkim çocukluk yıllarıma dayanıyor. Son derece mütevazı bir çocukluk geçirdim; ailemin bana oyuncak alabilecek imkânı yoktu. Bu yüzden kendi oyuncaklarımı kendim yapardım. Evde bozulan musluktan ütüye, saç kurutma makinesinden sigortaya kadar pek çok şeyi tamir ederdim. Bahçemizdeki odunluk ve kömürlük olarak kullanılan küçük alanı atölyeye çevirmiştim. Bulduğum tahtalardan basit sandalyeler ve oturma üniteleri yapar, ağaçları kesip biçerek uçaklar, arabalar, tüfekler tasarlardım. Hatta atık rulmanlardan ve koltuk yaylarından mekanizmalar yaparak ahşap arabalar üretmiştim. O yıllarda küçük el feneri ampullerini bahçemizde yetişen süs kabaklarının içine yerleştirerek ışığın açtığım deliklerden nasıl yayıldığını izlediğimi hatırlıyorum. Bugün yaptığım işlere bakınca, ışıkla olan ilişkim aslında o günlerde başlamış diyebilirim.
Ses ve ışık gibi iki farklı alanla çalışıyorsunuz. Bu iki dünyaya ilginiz nasıl gelişti?
Ses ve ışık aslında iki farklı disiplin gibi görünse de aralarında düşündüğümüzden daha fazla benzerlik var. Yayılma biçimleri ve hızları farklı olsa da ikisi de fiziksel prensiplere dayanıyor ve ikisi de bir mekânın atmosferini doğrudan etkiliyor. Aydınlatma armatürü üretmek de mühendislik gerektirir ama hoparlör tasarımı çok daha ağır bir mühendislik altyapısı ister. Literatürü oldukça geniş ve derin bir alan. Eğer bu altyapıya sahip değilseniz göze hoş gelen ama kulağı tatmin etmeyen ürünler ortaya çıkar. Benim amacım mühendislikle sanatı bir araya getirmek. Tasarımlarımı adeta bir heykel yapar gibi ele alıyorum; ama kullandığım organik formlar tamamen akustiğin hizmetinde.

Lightwork Design’ı kurma fikri nasıl ortaya çıktı?
Üniversitede resim okuduktan sonra yüksek lisans için Hollanda’ya gittim. Orada geçirdiğim dört yıl boyunca hayatta kalabilmek için pek çok iş yaptım; tabelalar boyadım, kafe ve restoranlara duvar resimleri yaptım ve zamanla bu mekânları tasarlayıp uyguladığım anahtar teslim projelere yöneldim. Hollanda’dan Amerika’ya gittim, yaklaşık bir yıl sonra da Türkiye’ye döndüm. Türkiye’de mimarlık ve dekorasyon şirketlerinde çalışırken mekânlara özel aydınlatmalar ve mobilyalar tasarlıyor, üretimlerini takip ediyordum. Yaklaşık 10 yıllık dekorasyon tecrübesinin ardından eşim Tülay Turgut ile birlikte 2008 yılında Lightwork Design’ı kurduk. O günden beri de tasarım ürünlerine odaklanarak yolumuza devam ediyoruz.
İsmin arkasında özel bir hikâye var mı?
Hem aydınlatmaları hem hoparlörleri Lightwork Design markası altında üretiyorum. Uzun süre hoparlörleri ayrı bir marka altında üretmeyi düşündüm ama sonunda bundan vazgeçtim. Çünkü her iki iş de butik üretim ve ikisinin de tasarım dili aynı. Bu yüzden bugün Lightwork Aydınlatma ve Lightwork hoparlörleri aynı marka çatısı altında.


HİKAYE, UCUZ MÜZİK SETLERİNİN HOPARLÖRLERİNİ İNCELERKEN BAŞLADI
İlk tasarladığınız ürün hoparlör müydü yoksa aydınlatma mı?
Profesyonel anlamda ilk tasarladığım ürünler aydınlatmalardı. Hoparlörle ilişkim ise daha eskiye, 1990’lı yıllara dayanıyor. O dönemde hoparlör kabinleri yapmayı denedim ama bilgim ve imkânlarım oldukça sınırlıydı. Aslında hikâye, sahip olduğum ucuz müzik setlerinin hoparlörlerini söküp incelerken başladı. O hamleyi yaptığım anda bu yolculuğa biletimi de almış oldum.
Bir tasarımcı olarak sizi etkileyen kişiler ya da akımlar var mı?
Elbette hayranlık duyduğum sanatçılar ve tasarımcılar var ama onların doğrudan etkisi altında kaldığımı söyleyemem. Daha çok bilgi ve görgümü besleyen referanslar oldular. Farklı ülkeleri görmek için sık sık seyahat ederim; özellikle Avrupa’daki mimari ve kültürel miras benim için çok ilham verici. Paris ve Barselona favori şehirlerim.

Bir tasarımcı olarak sizi en çok heyecanlandıran an hangisi?
Benim için tasarım, bir ihtiyacın giderilmesi motivasyonuyla başlayan düşünme süreci. Problemi ele alış biçiminiz, hayata bakışınızı da ortaya koyuyor. Bu süreçte karakter belirleniyor; gerisi teknik ve zaman meselesi. İşin en heyecan verici kısmı, tasarımın sanatla buluştuğu nokta. Bir şeyi özel kılan onun özenle yapılmış olması. İnsanlar özenli yapılmış bir işi hemen fark eder ve onunla bağ kurarlar.
HAYATIMIN HER ANINDA MÜZİK VAR
Müzikle ilişkiniz nasıl? Çalışırken dinlediğiniz bir tür var mı?
Hayatımın neredeyse her anında müzik var. Bazen tasarım yaparken müzik fonda akar, bazen de sadece sese odaklanır ve kritik dinleme yaparım. Her tür müzik dinleyebilirim ama seçiciyim. Bazı örneklere tahammül edemiyorum. Melodi benim için çok kıymetli; bence müzikte de tasarımın özü tam olarak burada.
Lightwork ürünlerine baktığımızda teknoloji, tasarım ve el işçiliği birlikte hissediliyor. Bu üç unsuru nasıl dengeliyorsunuz?
Her iki alanda da güçlü bir mühendislik altyapısına sahip olduğumu düşünüyorum. Ama üretim, tamamen küçük bir atölye ölçeğinde ve büyük ölçüde el işçiliğine dayanıyor. Ürünler sınırlı sayıda ve çoğu aşaması bizzat benim ellerimden çıkıyor. Bu da kaliteyi her aşamada kontrol edebilmemi sağlıyor.

TÜRKİYE’DE HOPARLÖR ÜRETİMİ OLDUKÇA ZOR
Türkiye’de bu alanda üretim yapmak nasıl bir deneyim?
Türkiye’de özellikle hoparlör üretimi oldukça zor. Gerekli olan kaliteli sürücülere ve elektronik bileşenlere ulaşmak gümrük mevzuatları nedeniyle hem pahalı hem de oldukça meşakkatli. Devletten teşvik beklemiyorum ama bazen “gölge etme başka ihsan istemem” dediğim oluyor. Çünkü pahalıya mal ettiğiniz bir ürünün ekonomik olarak başarılı olması çok daha zor hale geliyor.
Bugün bir ürüne baktığınızda “bu kesinlikle bir Lightwork tasarımı” dedirten özellik nedir?
Tasarımlarımda organik ve heykelsi formlar dikkat çeker. Bu formların, sadece estetik değil; aynı zamanda akustik prensiplerle birebir uyumlu olması benim için çok önemli. Hoparlör kabinleri geniş oval formlarda tasarlıyorum ve bu form ses dalgalarının kırılmadan geniş bir alana yayılmasına yardımcı oluyor. Böylece dinleyiciye canlı performans hissi veren, doğal bir ses deneyimi ortaya çıkıyor.
Hoparlör ve aydınlatma aslında iki farklı disiplin. Siz bu iki tasarım alanı arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Her ikisinin de mekânla doğrudan ilişkisi var. Işık da ses de bir mekânın atmosferini belirleyen temel unsurlar. Galata’daki mekânımda bu iki dünyayı bir araya getiriyorum. Bugün müzik dinlediğimiz alan aslında yıllar önce lambaları ürettiğim atölyeydi. Mekânın ruhu da biraz buradaki yaşanmışlıklardan geliyor.
Lightwork’ün geleceğinde yeni ürün kategorileri var mı?
Şimdilik odağım ışık ve ses. Ama bunları mümkün olan en özel şekilde üretmek istiyorum. Büyüyüp fabrika ölçeğinde bir üretime geçmek gibi bir hedefim yok. Butik kalmak, kaliteyi kontrol edebilmek ve müşterilerle birebir ilişki kurabilmek benim için çok daha değerli.
Fotoğraflar: Batuhan Kıran





