Fotoğrafın hafızasına, cazın ritmine ve analog dünyanın zamansız ruhuna şair, yazar ve fotoğraf sanatçısı Merih Akoğul’un gözünden bakıyoruz.

Fotoğraf sanatçısı, şair ve yazar Merih Akoğul, fotoğrafı zamanın tanığı ve insan hikâyelerini geleceğe taşıyan bir düşünme biçimi olarak görüyor. Ben de, caz müzik arşivciliği ve yazarlığı yapmaya başlamadan evvel, Merih Akoğul’un çektiği, caz sahnesinden fotoğrafları takip ediyor, ilgiyle izliyordum. Kendisine duyduğum yakınlıktan dolayı söyleşi boyunca Akoğul’a “Merih Abi” olarak hitap edeceğim.

1963 doğumlu Akoğul, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’nden 1985 yılında mezun oldu. Lisansüstü eğitimini de Marmara Üniversitesi’nde tamamladı. Her iki kurumda da uzun yıllar eğitmenlik yaptı; çok sayıda kişisel sergi açtı, sayısız karma sergiye katıldı. İstanbul Modern Müzesi Fotoğraf Bölümü Danışma Kurulu’nda görev alan, uzun yıllar Eczacıbaşı Fotoğraf Sanatçıları Dizisi’nin editörlüğünü üstlenen Akoğul, bugün de İFSAK Blog ve Gezgin Foto dergisi başta olmak üzere çeşitli mecralarda yazmayı sürdürüyor. Akoğul’un fotoğraf, şiir, deneme ve çocuk edebiyatı üzerine yayımlanmış 15 kitabı bulunuyor.

Fotoğrafın yanı sıra şiir ve edebiyatla da güçlü bir bağ kuran Akoğul, üretiminin merkezine her zaman merakı ve anlam arayışını yerleştiriyor. Bu söyleşide çocukluk yıllarında başlayan fotoğraf serüveninden caz tutkusuna, Keith Jarrett ve John Coltrane’den siyah-beyaz fotoğrafın büyüsüne, analog plaklardan hi-fi kültürüne, yapay zekâdan değişen İstanbul’a kadar uzanan geniş bir yolculuğa çıkıyoruz. Fotoğrafın yalnızca bir kareden ibaret olmadığını, aynı zamanda güçlü bir tanıklık biçimi olduğunu hatırlatan Merih Akoğula sözü bırakıyoruz.

Merih Akoğul
Merih Akoğul’Un Gözünden Viyana

Merih Abicim, öncelikle bu söyleşiyi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyorum. Sizinle röportaj yapmak benim için büyük bir keyif. Üretim alanlarınız ve ilgi duyduğunuz pek çok konu benim de yakın ilgi alanım. Eminim bu söyleşiden hem ben hem de Saatolog okurları çok şey öğrenecek. Başa dönelim… Fotoğrafla ilk karşılaşmanızı bugün geriye dönüp düşündüğünüzde, sizi bu sanatın peşinden gitmeye ikna eden motivasyon neydi? İlk çektiğiniz kareyi ya da ilk büyük heyecanınızı hatırlıyor musunuz?

Dergiler, kitaplar ve takvimlerde gördüğüm muhteşem fotoğraflar, “Neden ben de böyle fotoğraflar çekmeyeyim?” diye bir düşünce oluşturdu. Çocukluğumdan beri etkilendiğim fotoğraflar ve duyduğum müzikler içimde tarifsiz bir heyecan yaratıyordu. Onları ben de çekebilirdim; sadece bir fotoğraf makinesine ihtiyacım vardı. Uçakları seviyordum. Onların gökyüzünde süzülüşlerini hayranlıkla izliyordum. Uçak mühendisi ya da pilot olamayacağımı biliyordum ama fotoğraflarını çekebilirdim. Haftanın iki üç günü havaalanına uçakları izlemeye gidiyordum.