Beş bin yıllık geçmişiyle tavla, bugün Hermès’ten Geoffrey Parker’a uzanan ustalığın elinde bir kültür mirasından tasarım sanatına dönüşüyor.

Hayat bir oyundur. Zar sana ne getirirse onu oynarsın.

Ülkemizdeki insanların yüzde yüzünün masa oyunu bildiğini varsayarsak bunlardan yüzde yetmişinin tavla bildiğini söyleyebilir miyiz? Sanırım evet. Çoğu vardır, azı yoktur. Belki şimdiki jenerasyon için geçerli olmasa da bir dönem için öyleydi. Tavla bilmeyen, ortamlarda biraz “fasulyeden” kalabilirdi. Zira bu satırları yazan kişi satrançta bölgesinde dereceye girmiş biri olarak ve o zamanlar daha kimselerin bilmediği ilk Türk oyunu mangalayı dahi biliyor olmasına rağmen tavla bilmediği için arkadaş gruplarında hep kenardan izleyen olmuş ve şu soruya maruz kalmıştır: “Kız tavlası da mı bilmiyorsun?!”

Yazın plajlarda, kış aylarında bir zamanların kıraathaneleriyle yarışır gençlik kafelerinin dört köşesinde ve evlerimizin sehpa çekilebilecek herhangi sıcak noktasında… Tavla, “koltuk altına sıkıştırılabilir” ergonomik yapısıyla her yerde!

tavla 07
Fotoğraf: Martin Sandberg (Getty Images)

“Kim daha çok düşünür, kim daha iyi bilir, kim daha ileriyi görürse o kazanır. Ama şansı da unutmamak gerekir. İşte hayat budur.”

Tavla hakkında okuduğum yayınlarda oyunun, sabrın bir göstergesi olduğu yazıyor. Sanırım onlar farklı bir türden bahsediyor olabilir. Tavladaki kariyeri parlak olmayan biri olsam da, plus master seviyesinde bir izleyici olarak söyleyebilirim ki tavla sabır açısından sakinlik işi bir oyun değil. Daha çok hayat gibi… Bu konuya döneceğiz ama önce tarihine bir bakalım. Çünkü “hayat gibi” tanımının içini dolduracak husus tam da onun ortaya çıkış hikayesinde yatıyor.

Arkeolojik araştırmalar, tavlanın köklerinin Mezopotamya’ya uzandığını ve yaklaşık beş bin yıllık bir hikayesi olduğu söylüyor. Bunun en eski tanıkları ise Ur harabelerinde bulunan taştan oyulmuş oyun alanları. MÖ 2600–2400 yıllarına tarihlenen bu buluntuların, modern tavlanın atası sayılan “zar ve yarış” oyunlarının izlerini taşıdığı söyleniyor.  

Sümerler, Mısırlılar derken; aklı ve kaderi bir tahtada birleştiren haliyle Persler’de “nard” ismiyle karşımıza çıkıyor. Üstelik bir de hikayesiyle… Rivayet şöyle: Malumunuz satranç Hindistan topraklarında doğmuştu. İşte bununla övünen Hint imparatoru bir güç ve strateji simgesi olan satrancı Sasani sarayına hediye gönderir. Sasaniler bu zekice hediyenin altında kalmayacaktır elbette. Vezir Büzür Mehir (), Hint imparatoruna cevap olarak tavlayı icat eder. İcat bu noktada iddialı olabilir elbet; “geliştirir” daha doğru bir sözcük.