Omega ve Kış Olimpiyatları’nın uzun ve beyaz hikayesi…
4 Şubat 1932’de yan yana dizilmiş üç ahşap parçanın en üstünde 500 metre yarışını kazanan Jack Shea durmaktaydı. Shea, 500 ve 1.500 metrelik sürat pateni yarışlarında kazandığı dereceyle Lake Placid 1932 III. Kış Olimpiyatları’nda çifte altın madalyanın sahibi olmuştu. Bu, Olimpiyat tarihinin ilk çift altın madalyasıydı. Altın madalyasını almak için tahta podyumun en üst basamağına çıkan Shea, Olimpiyat Oyunları tarihinde bir ilke daha imza atıyordu; çünkü o, Olimpiyat Oyunları’nda ödül podyumuna ayak basan ilk şampiyondu. Bu ödül podyumları her ne kadar Antik Yunan’dan beri tüm Olimpiyat Oyunları’nda varmış gibi gelse de bize, 1932’deki Olimpiyat Oyunları’nda kullanılmaya başlandılar. Böylece 1932 senesi Olimpiyat tarihi için ilklere imza atılan senelerden biri oldu; hatta bu senenin bir diğer ilki ise Omega’nın Olimpiyat Oyunları’nın resmi zaman tutucusu olarak oyuna dahil olmasıydı.

Omega, ilk kez resmi olarak Kış Olimpiyatları zaman tutuculuğunu ise Almanya’da düzenlenen 1936 Kış Olimpiyatları’nda üstlendi. Tüm Olimpiyatlar, tek bir saat ustası ve 27 kronometre ile götürüldü. Markanın Kış Olimpiyatları’ndaki hikâyesi elektronikleşerek devam etti ve 1948’de yarışların bitiş çizgisinde kullanılan fotoelektrik hücre teknolojili saat sayesinde saat otomatik olarak çıktı dünyanın karşısına. Aynı sene düzenlenen Yaz Olimpiyat Oyunları’nda ise ilk fotofiniş kamerasını tanıtıldı. Bu, resmi zaman tutuculuğunda yeni ve elektronik çağa ilk adımdı.

Çok geçmeden Omega, Olimpiyat Oyunları için bir kapı daha araladı. 1956’da Cortina d’Ampezzo’da ilk kez kullanılan kapılar, Alp disiplini yarışlarında her turun başlangıcını bildiriyordu. Sporcular kapıdan geçer geçmez ise Omega Quartz Recorder cihazı tetikleniyordu.
“1948 Olimpiyat Oyunları, aynı zamanda ilk paralimpik yarışlara da ev sahipliği yaptı.”

Ve beyaz ekran… 1964 senesine gelindiğinde ise Omega ilk kez Olimpiyat Oyunları performanslarında geçen süreleri televizyon ekranlarının altında gösterebildi. Omegascope adı verilen bu teknoloji sayesinde oyun alanının dışındaki izleyiciler yarışlarla ilgili hızlı ve doğru bilgiler almaya başladı. Innsbruck’te yaşanan bu yenilikle, “gerçek zamanlı” spor haberciliği konsepti de başlamış oldu.











