Mesafelere Meydan Okuyan Aşk Filmleri
Bazen en gerçek yakınlık, aynı gökyüzüne bakmakla kurulur. Mesafelere meydan okuyan aşk filmleri, uzaklığın değil, aşkın hikâyesini anlatıyor.
“İki yerde varım, burada ve senin olduğun yerde” demiş, dünyaca ünlü yazar Margaret Atwood. Bazı aşklar birbirinden kilometrelerce uzakta olsa da mesafelere direniyor. Bazı aşklar hayatın zorluklarına yenik düşüyor, bazılarıysa ölüme bile kafa tutuyor. Beyazperdeye damgasını vuran, aralarına mesafeler giren âşıkları anlatan filmlerin ortak özelliği, gerçek aşkın direniş gücünü bize hatırlatmaları… Beklemenin, sabrın ve sadakatin zarafetini her izleyişimizde gerçek duyguların yaşamak için kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını görebiliyoruz. Çünkü bazen mesafeler, bir ayrılığı değil, bir bağlılığın derinliğini anlatıyor.
Gerçek sevgi, aradaki zamanı da uzaklığı da anlamlı kılmanın bir yolunu hep buluyor. Tıpkı Longines’nin her saniyeyi zarafetin bir ifadesine dönüştürmesi gibi. İşte tüm zamanların en sevilen, uzaklara ve hatta ölüme rağmen aşkı yaşatan en unutulmaz filmlerinden seçtiklerimiz…
En Romantik Aşk Filmleri
Breakfast at Tiffany’s (1961)
IMDB: 7.5
Sinema tarihinin izlemesi en keyifli aşk filmlerinden biri de Holly karakterinin Audrey Hepburn’le özdeşleştiği “Breakfast at Tiffany’s” olsa gerek. New York’un ışıltılı yalnızlığı içinde yaşayan Holly Golightly (Audrey Hepburn), zengin erkeklerle flört ederek hayatta kalmaya çalışan ama içten içe ait olabileceği bir yer arayan genç bir kadındır. Karşı dairesine taşınan yazar Paul Varjak (George Peppard) ile kurduğu bağ, başta hafif bir arkadaşlıkken bir süre sonra giderek derinleşir. Ama Holly’nin geçmişi, korkuları ve bağımsızlık tutkusu, bu ilişkinin önündeki en büyük mesafeye dönüşür. Bir şehrin kalabalığında iki yalnız ruh birbirini bulabilir mi? Bu filme göre, evet. Hepburn’ün ikonik siyah elbisesi, incileri, uzun eldivenleri ve güneş gözlükleriyle bir moda ikonu haline geldiği bu film, karakterin kırılgan, savunmasız ve zarif dünyasını kelimelere ihtiyaç duymadan anlatıyor.


Sleepless in Seattle (1993)
IMDB: 6.8

Bazı akşamlar, konusunu ezbere bildiğiniz halde “konforlu alanınıza” sığınmak için 90’lardan bir film açarsınız. İşte o listenin ilk 10’unda muhtemelen Meg Ryan ve Tom Hanks’in başrollerinde olduğu “Sleepless in Seattle” yer alıyordur diye tahmin ediyoruz. Dul bir baba olan Sam, oğlu Jonah’ın babası için bir eş bulma umuduyla katıldığı bir radyo programında gazeteci Annie’nin dikkatini çeker. Annie’nin Sam’in kim olduğuna duyduğu merak, mesafelere rağmen giderek büyür. Annie bir gün Baltimore’dan Seattle’a gider. Bu hikâyedeki en çarpıcı kısım, muhtemelen bilmediğimiz bir şeye duyulan özlem duygusu. Annie nişanlı olmasına rağmen, hiç tanımadığı bir adamı görmek için kilometrelerce yol gitmeyi göze alıyor. Empire State binasının tepesindeki final sahnesi ise unutulmaz.
Silver Linings Playbook (2012)
IMDB: 7.7
Matthew Quick’in aynı isimli kitabından uyarlanan ve yönetmenliğini David O. Russell’ın üstlendiği 2012 yapımı “Silver Linings Playbook”, Jennifer Lawrence’a En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ını kazandırmanın yanı sıra Golden Globe ve Critic’s Choice gibi pek çok ödülün de sahibi oldu. Bu film, mesafelerin yalnızca coğrafi değil, psikolojik ve duygusal olabileceğini de gösteren bir aşk filmi. Bipolar bozukluk tanısının ardından hastaneden çıkan ve hayatını yeniden kurmaya çalışan Pat (Bradley Cooper) ve öfkesini dansla bastırmaya çalışan Tiffany’nin (Jennifer Lawrence) öyküsünü anlatan film, mesafelere rağmen aşkın gücünü anlatan en modern yapımlardan biri. Zira bazen o mesafe karşınızdaki kişiyle değil, kendinizle aranızda da olabilir.


The Notebook (2004)
IMDB: 7.8
Ryan Gosling ve Rachel McAdams’ın Noah ve Allie adında iki âşığı canladırdığı The Notebook, Nicholas Sparks’ın aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlandı. Gerçek aşkın toplumsal baskılara ve farklı sosyal statülere rağmen yıllarca dayanabileceğini merkezine alan film, ikilinin on yıllarca süren yolculuğunu anlatıyor. Huzurevinde yaşayan bir adam, yanındaki hafızasını kaybetmiş kadına not defterini çıkararak, tüm zorluklarına rağmen asla unutamadığı gençlik aşkının hikâyesini anlatıyor. “İlk aşklar unutulmaz” diyen bu film, özellikle sinematografik olarak izlediğinizde muhteşem doğa manzaraları ve 50’lerin renkli kostümleriyle de sizi bir battaniye gibi saracak. Gerçekten aşkın peşinde koşmaya değer mi? Yoksa her aşk en sonunda biter mi? Yüzyıllardır insan ilişkilerinin merkezinde duran pek çok soruyu bir kez daha soracaksınız.

Titanic (1997)
IMDB: 7.9
Bazen bir aşkın ömrü, süresiyle değil, geride bıraktığı yankısıyla ölçülür. 1997 yapımı “Titanic” de böyle görkemli ve kırılgan bir aşk hikâyesi. 1912’de “batmaz” denilen Titanic gemisinde yolları kesişen Jack (Leonardo DiCaprio) ve Rose (Kate Winslet) farklı sınıflardan gelen iki genç. Jack özgürlüğüne ve tutkularına düşkün. Rose ise ailesinin baskısıyla kuşatılmış, boğulmakta olan bir ruh. Kısa sürede saf ve zamansız bir duyguya teslim olan bu ikiliyi ne yazık ki ölüm ayırıyor. Jack ve Rose’un hikâyesi, mesafeleri anlamlı kılmanın en trajik ama en saf örneklerinden biri. Çok kısa bir zamanda yaşansa da, anısı sonsuza kadar kalan zarif bir aşk hikâyesi. İhtişamlı kostümler, müziklerdeki duygusallık, bu görkemli geminin unutulmaz dekoru… Hepsi bu aşkın sade gerçekliğini daha da belirgin kılıyor. James Cameron’ın yazıp yönettiği “Titanic” aradan yıllar geçse de hafızalarımızda kalan en güzel aşk filmlerinden biri.


Ghost (1990)
IMDB: 7.1
Demi Moore’un kısacık saçları ve salaş tulumuyla, Molly rolünde çömlek çarkının başına geçtiği sahneler daha dün gibi aklımızda. Patrick Swayze ise yakışıklı ve romantik partneri Sam’i canlandırıyor. İşinde gücünde bir bankacı olan Sam’i karanlık iş ortağı öldürüyor. Molly ise sevgilisinin ardından harabeye dönüyor. Fakat Sam, katilini adalete teslim etmek için bu dünyadan hemen ayrılmıyor. Devreye medyum Oda Mae Brown giriyor, ki bu rolde usta oyuncu Whoopi Goldberg’in performansına şapka çıkarıyoruz. Arafta bir ruh olarak bir süre dünyada kalan Sam ile Molly’nin aşkı, fiziksel dünyayı bile aşan bir aşka dönüşüyor. Sam ve Molly, Oda Mae’nin bedeninde kısacık da olsa yeniden kavuşuyor. Hepimizin kabul etmek zorunda kaldığı kaçınılmaz ayrılığı, ölümü anlatan, gerilim ve bazen de komediyi dozunda tutan muhteşem bir klasik.

A Very Long Engagement (2004)
IMDB: 7.6
Mesafeler ve zaman iki âşığı nasıl ayırabilir? Ya da gerçekten ayırabilir mi? Yönetmen koltuğunda Jean-Pierre Jeunet’nin oturduğu “A Very Long Engagement”ın başrollerinde Audrey Tautou ve Gaspard Ulliel yer alıyor. Hikâye I. Dünya Savaşı döneminde Fransa’da geçiyor. Mathilde, nişanlısı Manech’in savaş meydanlarında öldüğüne ilişkin haberler alır. Ancak bu haberlerin hiçbirine inanmaz. Sarsılmaz bir umut ve sevgiyle geçen her gün, sevgilisinin döneceğine inanır. Savaş sonrasında Fransa’da seyahat etmeye karar verir ve kaderinin gerçekliğini keşfetmek için ipuçlarını takip etmeye karar verir. Gerçek aşk için zamanı ve mesafeleri alt edebileceğinize inanmak istiyorsanız, mutlaka izleyin.

When Harry Met Sally (1989)
IMDB: 7.7
Billy Crystal’ın Harry ve Meg Ryan’ın ise Sally karakterini canlandırdığı bu efsane film Rob Reiner imzası taşıyor. “Cinsellik, bir erkekle bir kadın arasındaki mükemmel bir ilişkiyi mahveder mi?” sorusu, Harry ve Sally’nin Chicago’dan New York’a yaptıkları yolculuk boyunca tartıştıkları bir konu haline geliyor. Yıllar içinde çok iyi iki arkadaş oluyorlar. Bazı dönemler çok yakın, bazı dönemler çok uzakta da olsalar, arkadaşlıklarını her zaman devam ettiriyorlar. İlişkileri oluyor, birbirlerine pek çok şey anlatıyorlar. Bu da aralarına aslında başka türlü bir mesafe koyuyor. Sevgili olurlarsa bu arkadaşlık zarar görecek mi? Meg Ryan’ın restorandaki orgazm taklidi sahnesiyle de aklımıza kazınan bu efsane film, aşka başka bir bakış açısı kazandırıyor.

Her (2014)
IMDB: 8.0
Yapay zekâ henüz hayatlarımızda bugünkü kadar geniş bir yer kaplamazken, insan ve makine arasındaki ilişkiyi birçok yönüyle alan, ikonik bir Spike Jonze filmi olan “Her”ün başrolünde Joaquin Phoenix harikalar yaratıyor. Yakın geleceğin Los Angeles’ında yalnız bir yazar olan Theodore, Samantha adını verdiği gelişmiş bir yapay zekâ işletim sistemiyle tanışır. Başlangıçta sadece bir ses olarak var olan Samantha, kısa sürede Theodore’un hayatında derin bir yer edinir. Aralarındaki bağ, insanla makine arasındaki sınırları aşarken, “varlık” ve “yakınlık” kavramlarını da yeniden tanımlar. Scarlett Johansson’ın seslendirdiği Samantha’nın giderek genişleyen bilinci, bu benzersiz ilişkiyi bambaşka bir yere taşıyor. Aşk fiziksel mesafelere olduğu kadar zihinsel ve varoluşsal mesafelere de meydan okuyabilir mi? Döneminin en başarılı filmlerinden biri.

Atonement (2007)
IMDB: 7.8
Film, Cecilia ve Robbie’nin birbirlerine âşık olmasıyla başlar, ancak Cecilia’nın kız kardeşi Briony’nin Robbie’yi haksız yere suçlamasıyla ikilinin ilişkileri bozulur. Bu iddia, âşıkların ayrılmasına ve Robbie’nin hapse atılmasına ve daha sonra savaşa gönderilmesine neden olur. Ve tabii araya II. Dünya Savaşı girer… Ian McEwan’ın romanından uyarlanan, Joe Wright’ın yönettiği, Keira Knightley ve James McAvoy’ın başrollerini üstlendiği “Atonement”, âşıkların savaş sırasında tekrar birlikte olma ve Robbie’nin masumiyetini kanıtlama inancına tutunurken yaşadıkları bireysel deneyimleri anlatıyor. BAFTA ödüllü yapımda Saoirse Ronan da filmin merkezindeki Briony rolünde. Araya savaşlar, yıllar, iftiralar ve üçüncü kişiler de girse, gerçek aşkın nasıl tutunduğunu gözler önüne seren bir yapım.

Like Crazy (2011)
IMDB: 6.6
Amerikalı Jacob ve İngiliz öğrenci Anna, Los Angeles’ta okurken birbirlerine âşık olurlar. Ancak Anna’nın vizesinin süresi dolunca ABD’ye geri dönememesi, ilişkilerini kıtalar arası bir sınav hâline getirir. Ayrılığın hem fiziksel hem duygusal yüküyle mücadele eden ikili, farklı ülkelerde kendi yollarını bulmaya çalışırken birbirlerine tutunmayı dener. Like Crazy, mesafenin en güçlü duyguları bile nasıl sınadığını sade ama yıkıcı bir gerçeklikle anlatıyor. Film, vize engellerini ve kültürel farklılıkları hiç abartıya kaçmadan, son derece dürüst bir dille ele alıyor. Sınırların sadece haritalarda değil, insanların kalplerinde de nasıl izler bıraktığını hatırlatıyor. Yönetmenliğini Drake Doremus’un üstlendiği filmin başrollerinde Felicity Jones ve Anton Yelchin var.

One Day (2011)
IMDB: 7.0
Emma ve Dexter, üniversite mezuniyetlerinde tanışırlar. Önce keyifli bir flört gibi başlayan ilişkileri zaman içinde sekteye uğrar. Ayrı partnerler, evlilikler, çocuklar, başka hayatlar derken birbirlerinden giderek uzaklaşırlar. Ama mesafeler onların dostluğunu bitirmez, yıllar geçse de yeniden bir araya gelirler. 20 yıl süren bu ilişkinin en sonunda birlikte olmaya karar verdiklerinde, hayatın onlar için başka bir planı vardır. “One Day”, insanların birbirinden çok uzak kalsalar da, ayrı hayatlar sürseler de bir gün bir noktada kaderlerinin yeniden nasıl kesişebileceklerine dair çok çarpıcı bir film. Lone Scherfig’in yönettiği ve David Nicholls’un aynı adlı 2009 tarihli romanından uyarlanan filmin başrollerinde Anne Hathaway ve Jim Sturgess yer alıyor.

In The Mood for Love (2000)
IMDB: 8.0
Dünyaca ünlü sinemacı, yönetmen, senaryo yazarı Wong Kar-Wai’nin unutulmaz filmlerinden biri olan “In The Mood for Love” ilişkilerde dile getirilemeyen duyguları öyle dokunaklı biçimde işliyor ki, etkilenmemek imkânsız. Karakterler fiziksel olarak birbirlerine yakın olsalar bile aralarındaki duygusal mesafenin kilometrelerce yoldan daha uzak olduğunu gözlemliyorsunuz. 1960’ların Hong Kong’unda geçen bu film, yakın arkadaş olan iki komşu Chow Mo-wan ve Su Li-zhen’in hikayesine odaklanıyor. Özlemler, kısıtlanmalar, boğaza dizilenler ve daha pek çok şey… Bu kadar zarif bir filmin sonunda da günümüz ilişkileriyle geçmişin inceliklerini çok kez sorgularken buluyorsunuz kendinizi.

Casablanca (1942)
IMDB: 8.5
Şüphesiz ki sinema tarihinin en ikonik filmlerinden biri… Yönetmenliğini Michael Curtiz’in üstlendiği “Casablanca”nın başrollerinde Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman yer alıyor. Film, II. Dünya Savaşı’nın gölgesinde, Kazablanka’da bir gece kulübü işleten, alaycı Amerikalı göçmen Rick Blaine’in hikâyesini anlatıyor. Eski aşkı Ilsa, Çek direnişçi eşiyle bir gün gece kulübüne çıkagelince Rick’in dünyası altüst olur. Rick, Ilsa’ya olan duyguları ile onların Amerika’ya kaçıp Nazilere karşı mücadeleyi sürdürmelerine yardım etme arasında zor bir seçimle yüzleşir. Aşk mı yoksa fedakârlık mı kazanacak? Bu eşsiz klasiği izlerken kendinizi kimi zaman Rick’in kimi zaman Ilsa’nın yerine koyuyor ve düşünüyorsunuz. Birbirinden bu kadar ayrı kalınca duygular mı ağır basıyor yoksa mantık mı? Geçmiş ilişkilerin günümüz koşullarını nasıl etkileyebileceğini anlatan çarpıcı bir yapıt.

Already Tomorrow in Hong Kong (2015)
IMDB: 6.4
Hong Kong’a ilk kez gelen Çin asıllı Amerikalı bir genç kız ile ona şehri gezdiren Amerikalı bir expat arasında bir çekim doğar. Ancak zaman, onların tarafında olmayabilir. Hong Kong’un büyüleyici sokaklarında geçen bu “yürüyüş ve sohbet” tarzı romantik film, şu soruyu sorar: Doğru insanla, yanlış zamanda karşılaşırsanız ne olur? Bu bağımsız film, kültürlerarası bağlantılara yeni bir bakış açısı sunuyor. Farklı ülkeler ve kültürler arasındaki ilişkilerin zorluklarını ve olanaklarını gerçekçi bir şekilde tasvir ediyor. Ruby ve Josh’un zamana ve mesafelere olan bakış açısı sizi derinden etkileyecek.

Sabrina (1954)
IMDB: 7.6
1954 yapımı Sabrina, sınıf farklarıyla ayrılmış dünyalar arasında filizlenen bir aşkın hikâyesini anlatır. Paris’te eğitim aldıktan sonra eve dönen Sabrina Fairchild (Audrey Hepburn), babasının şoförlük yaptığı Larrabee ailesinin iki oğlundan birine âşık olur. Genç, çapkın David (William Holden) onun ilgisini çekse de, Sabrina’nın zarafeti ve olgunluğu asıl ağabey Linus’un (Humphrey Bogart) kalbinde yankı bulur. Bu filmdeki mesafe yalnız kilometrelerle sınırlı değil. Aslında kişiler arasındaki sınıf, statü ve yaşam biçimi farklarını da gözler önüne seriyor. Audrey Hepburn’ün Sabrina’daki stili de zarafetin sinemadaki tanımını yeniden yazıyor. Sabrina’nın incecik eldivenleri, dar kesim elbiseleri, zarif topuzları bir kadının yalnız fiziksel değil, içsel dönüşümünü de temsil eden detaylar. Tüm bunlar Sabrina’nın artık “şoförün kızı” değil, kendi kimliğini bulmuş bir kadın olduğunu söze gerek kalmadan anlatıyor. Bu yüzden Sabrina, bir aşk hikâyesinden öte, bir kendini bulma ve zarafetin diliyle mesafeleri aşma filmi.
