Masumiyet Müzesi’nde Eşyanın Tesellisi
Aşk mı takıntı mı sorusunun gölgesinde, Masumiyet Müzesi bize şunu hatırlatıyor: Bazen insan sevdiğini değil, ona ait eşyaların içinde saklı kalan hatıraları biriktirir ve teselliyi tam da orada arar.
Çağımızın büyük yazarlarından Orhan Pamuk’un meşhur romanı Masumiyet Müzesi 14 Şubat’ta dokuz bölümlük bir Netflix dizisi olarak seyircinin karşısına çıktı. Yönetmenliğini Zeynep Günay’ın üstlendiği dizinin senaryosunu Ertan Kurtulan kaleme aldı. Romanın uyarlanma aşamasında dizi ekibiyle sık sık bir araya geldiğini, tıpkı bir öğrenci gibi çalıştığını söyleyen Pamuk, dizinin lansman gecesinde harika bir sonuç aldıklarını söyledi. Selahattin Paşalı, Eylül Kandemir, Oya Unustası, Tilbe Saran, Ercan Kesal, Cansel Elçin ve Onur Ünsal’ın yer aldığı güçlü oyuncu kadrosuyla dizi yayınlandığı günden itibaren oldukça rağbet gördü ve üzerine yazıldı çizildi. Dizi üzerine en çok konuşulan konulardan biri de ana kahraman Kemal’in Füsun’a duyduğu sevginin bir aşk mı yoksa takıntı mı olduğu üzerineydi. Bu takıntının ya da aşkın en büyük tezahürü ise Kemal’in tanıştıkları andan itibaren Füsun’a ait eşyaları toplayıp saklaması.

Hikâyenin büyük bir bölümü 1975 ile 1985 yılı arasında geçiyor fakat 30 yılı kapsayan bir aşk hikâyesi. Bu aşk romanı, variyetli bir ailenin tahsilli oğlu Kemal ile onların aksine pek de varlıklı olmayan hısımları Füsun’un öyküsünü anlatıyor. Kemal’in Füsun ile tanıştıklarında nişanlanmak üzere olması, aralarındaki sınıf farkının yarattığı gerilim gibi dinamikler dizi boyunca kendini belli etse de asıl konu Kemal’in Füsun’a olan aşkıyla neredeyse benliğini kaybedecek kadar duygularına teslim olması. Orhan Pamuk yıllar önce verdiği bir röportajda, Masumiyet Müzesi‘nde aşka bir araba kazası gibi bakmak istediğini söylüyor. Dizi boyunca da Kemal’in Füsun’a duyduğu aşkla ailesi, arkadaşları ve mensup olduğu sosyete tarafından aşırı görünen hareketlerini, hayatını bu aşka adayışını görüyoruz. Hikâyenin eşlikçilerinden biri de ayrı kaldıkları anlar ve yıllar boyunca Kemal’e teselli olan eşyalar, Füsun’un eşyaları.

Füsun’un Kemal’in Merhamet Apartmanı’ndaki dairesinde çay içtiği ruj izli fincan, bir içki kadehi, birlikte ders çalıştıklarında kullandıkları kalem… Füsun’un taşındığı boş evini ziyaret ettiğinde bulduğu bir bilye, oyuncak bebeğin kırık kolu… Ve tek tek toplayıp biriktirdiği sigara izmaritleri, Füsun’un dudaklarının değdiği 4213 sigara izmariti. Orhan Pamuk aynı röportajda birine ait eşyaların teselli verdiğini, hatıraları canlandırarak bizleri mutlu ettiğini söylüyor. Ayrıca eşya meselesini Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da bazı yerlerde kendisine yakın bir şekilde ele aldığını dile getiriyor. Röportajı okuduktan sonra ve halihazırda Kemal’in Füsun’un eşyalarıyla teselli olduğu sahneler hafızamda dolanırken Tanpınar’ın “Her Şey Yerli Yerinde” şiiri geliyor aklıma. Şiir, eşyaların anımsamak istediğimiz hatıraları sanki avucunun içinde sımsıkı tuttuğunu hissettiriyor: “Her şey yerli yerinde; bir dolap uzaklarda / Azapta ruh gibi gıcırdıyor durmadan / Bir şeyler hatırlıyor belki maceramızdan / Kuru güz yaprakları uçuşuyor rüzgârda”. Gıcırdayan dolap hatıraları saklamakla yetinmiyor, belki de bir şeyler hatırlıyor o maceralardan. Bir başka dizede ise şöyle yazıyor: “Rüyası ömrümüzün çünkü eşyaya siner”.

Daha psikolojik bir açıdan bakmak için araştırırken ise Mary C. Lamia’nın kayıp ve yas döneminde eşyaları saklamak üzerine yazdığı bir makaleye denk geliyorum. Lamia makalede sevdiğimiz insanlarla ilişkimizi sürdürmek ve onların varlığını içimizde geleceğe taşımak için anılarımıza dayandığımızı söylüyor. Birine ait sakladığımız nesneler de anılarımızı harekete geçiriyor. Kemal’in Füsun’la tanıştıkları andan itibaren eşyalarını “tuhaf” bir şekilde saklaması daha derin bir psikoanalitik incelemenin konusu olabilir pekâlâ. Ancak daha lirik bir yerden bakacak olursak yazarının da söylediği gibi eşyalar Kemal’e teselli veriyor. Pamuk röportajın devamında kahramanın sekiz yıl boyunca böyle teselli aradığını ve sevdiği kızın eşyalarını biriktirerek bir koleksiyoncu olduğunu söylüyor. Kemal’in uzun yıllar boyunca süren, hayatını tamamen değiştiren, onu mantıklı davranmaktan alıkoyan aşık hali diziyi izlerken bana da garip, tuhaf ya da takıntı gibi hissettirse de eşyalarda teselli arama hali hikâyenin bana en çok dokunan yanı oluyor. Ancak yaklaşık 16 yıl önce The Guardian’da kitap üzerine yazılan bir eleştiride yazar yazısını bitirirken Kemal’in eşyaları biriktirip bir müze yaratma fikrini “safça bir düş” olarak tanımlıyor. Görünen o ki, pek çok kimsenin aklını kurcalayan “aşk mı takıntı mı” sorusunun okurda ve seyircide farklı karşılıkları var.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir başka eseri “Abdullah Efendi’nin Rüyalarında” eşya ile ilgili şu satırlar geçiyor örneğin: “… Eşyanın sükuneti, değişmez manzarası onun için hayatta bir teselli ve zevk kaynağı idi. (…) Eşyanın açık dost, her zaman için güvenilir çehreleri…” Bir öyküden, bir şiirden çıkıp gelen bu örneklerle düşününce eşyalarda teselli arama meselesi Kemal’in hikâyesinden başka kapılar aralıyor. Hatırı sayılır bir süredir içli dışlı olduğum saatlerle kurduğumuz bağı düşünüyorum. Çok uzun yıllar bileğimizde taşımak için aldığımız, kimi zaman babadan oğula miras kalan kimi zaman ise aşkın kalıcılığını simgelemesi için sevgiliye hediye edilen saatleri… Akıp giden zamanın hoyratlığını unutmak, kontrol edemesek bile zamanı takip edebilmek ve bir hatıra yaratabilmek için bir teselliyi de saatlerde arıyoruz belki de. Ve sonra şiirdeki gibi, eşyaya siniyor ömrümüzün rüyası.