Milano Erkek Moda Haftası Sonbahar/Kış 2026
Floransa’daki tüm İtalyan tasarımcılardan rol çalan iki Japon ve geçmişle diyalog halinde olan modern zaman kıyafetleri, sakin tonların ağırlıkta olduğu ve drama dozu düşük günlerin öne çıkanlarıydı…
Milano Moda Haftası ve hemen öncesinde Floransa’da düzenlenen Pitti Uomo bu sezon birtakım yeniliklere ev sahipliği yaptı; yoksa zaten birbirinin tekrarı gibi duran gri, yün takım ve paltolar arasında kaybolacaktık. Mesela iki yeni marka vardı radarımızda ki geri kalan herkesten rol çaldılar. Geçen yıl, markasını kurduktan 10 yıl sonra LVMH Ödülü’nü kazanan Soshiotsuki ve bir diğer Japon marka Shinyakozuka, ilk kez ülkeleri dışında bir yerde sunum yaptılar. Japonların tasarıma olan yaklaşımını, Amerikan işçi giyimiyle birleştirip masaslı ve fonksiyonel kıyafetler tasarlayan Shinyakozuka Instagram’da bir anda favoriye dönüştü.

Öte yandan, kaçınılmaz bir son olarak son aylarda herkesin dilindeki televizyon dizisi Heated Rivalry’nin yıldızlarından Hudson Williams da moda haftasında podyuma çıkan ünlüler kervanına katılmış oldu, ancak bu sezon modelliği deneyen neredeyse tek celebrity idi, en azından şimdilik. Rol arkadaşı Connie Storrie’nin de ilerleyen günlerde Paris’te yürüyeceği konuşulan dedikodulardan…

Fotoğraf: Vittorio Zunino Celotto (Getty Images)
Japon dandy’leri ve adanın pragmatik yaklaşımını İtalya’ya getiren markalar dışında beklenildiği gibi kıyafetlerin dünü ve bugünü ve işlevi üzerine diyaloglar kurmamızı sağlayan iki marka vardı: Prada ve Zegna. Miuccia Prada defile sonrasında şöyle diyordu “Biz emeğe, parçaya, nesneye değer vermek istiyoruz. Her bir parçanın yaratımında özen, adanmışlık ve sevgi var. Önemli şeyler; etkisi olan şeyler.” Zegna’da nesilden nesile aktarım konuşuldu. Zamanlama yerindeydi, bu sezon izlediğimiz koleksiyon markanın yeni CEO’su Edoardo Zegna, formaliteyi yumuşatan ve zamansız terzilikle öne çıkan İtalyan modaevinin kurucusu Ermenegilo Zegna’nın büyük, büyük torunu. Modada döngüsellik diyecek olursak…
Ralph Lauren: Farklı Erkekler
Milano’ya Hollywood büyüsünü getiren, Amerikan rüyasını taşıyan bir marka da vardı: Ralph Lauren. Modern ama romantik koleksiyonlarını genelde New York Moda Haftası henüz hız kazanmamışken ya da resmi takvim dışında, Manhattan’da ya da Hamptons’da gösteren marka, bu kez Milano’da 1999’da Lauren’in satın aldığı Palazzo’da bir davetle tanıttı. Üstelik bu 21. yüzyılda markanın düzenlendiği üçüncü erkek defilesiydi. Defilenin konukları arasında Colman Domingo, Henry Golding, Tom Hiddleston ve Morgan Spector gibi isimler vardı. Hepsi de koyu lacivert ve kömür grisi üç parçalı takımlar, kadife ceketler ve smokinler içinde birer centilmeden farksızdı.
Ralph Lauren hiçbir zaman trend üreticisi olmadı, trendlerden bağımsız kendi yarattığı Amerikan mitolojisinin evrenini genişletti hep. Bugün ne popüler, yarın ne popüler olacak gibi soruların yanıtlarını Ralph Lauren koleksiyonlarına baktığımızda görmedik. Zaten onun yaptıklarına da bunun için göz atmadık hiç. Kovboylar, Ivy League öğrenciler ya da Atlantik’in öte yakasında kendine yeni bir ev edinen İngiliz aristokratlarını sundu bize. Modanın yalnızca kıyafetlerden oluşmadığını, bir kimlik yarattığının en net örneklerinden biri oldu.


Ralph Lauren bizzat Milano’daki sunumda yer almasa da şov notlarına şu sözcükleri eklemeyi unutmamıştı: “Bireysellik, erkeklerin yaşamlarındaki çeşitlilik”. Renkli kazaklar, bohem look’lar, tartanlar, dağ hayatına atıfta bulunan parçalar, snowboard için hazır kıyafetler ve sportif referanslar vardı. Dört gün devam eden moda haftasının belki de en renkli, enerjik koleksiyonuydu. Koleksiyon Milano’daki diğer şovlar gibi stil konusunda bir ipucu sunuyordu. Yün kazaklarınızı paltonuzun üzerinden boynunuza dolayın. Salaş ve modern…
Farklı erkeklik hallerine gönderme yapan bir tek Ralph Lauren değildi, Dolce & Gabbana da benzer bir fikirle yola çıkmıştı, ancak podyumda gördüğümüz modellerin hemen hepsi aynı tipte olup, çeşitlilik sunmayınca epey tartışmalara neden oldu.
Prada: Yaşamın İzleri
Sadece Milano’nun değil, genel olarak moda haftalarının esas yıldızı Prada, zaman kavramı üzerine diyalog kuruyordu. Ve yine bir trende parmak basmadan. “Önce ve Sonra”ydı koleksiyonun başlığı. Eski bir cin fabrikası ve günümüzde entellektüel laboratuvar olarak tanımlanan Fondazione Prada, her zaman olduğu gibi defileye ev sahipliği yapıyordu. Mekan her şeyden arındırılmış, terk edilmiş ve esrarengiz bir şatonun dev salonuna dönüştürülmüştü bu kez, geçmişin hayaletleri gelecekle diyalog kurmak için hazır olda bekliyor gibi de düşünebilirsiniz. Miuccia Prada ve Raf Simons kolektif bir geçmişin yankılarını taşıyan yeni fikirlerin nasıl üretilebileceğini öneriyor. Öğrendiklerimizden ne inşa edebiliriz?


Özünde bu koleksiyon geçmişe dönmek, geçimişin klasiklerini yeniden yorumlamak değil, ki birçok yeni tasarımcının “işe” başladığı geçen sezon gördüğümüz klasiklari, sembolik motifleri yeniden yorumlamaktı. Ancak burada Prada daha çok nasıl evrildiğimize ya da kıyafetlerin nasıl evrildiğine dikkat çekiyor. “Zaten bildiğiniz, öğrendiğiniz, sevdiğiniz ve saygı duyduğunuz şeylerle nasıl yeni bir şey yaratabilirsiniz? Bu koleksiyonu tasarlarken kendimize sorduğumuz soru buydu. Tanıdık hissettiren ama yeniden düşünülebilecek önemli ve güzel şeylere odaklanmak istedik. Çok iyi bildiğimiz bazı şeylerin biçim dilini tersine çevirdik; terzilikte yeni bir siluet, klasik bir gömleğin daha zahmetsiz bir şeye dönüşmesi gibi. Gördüğünüz her şeyi tanıyorsunuz. Ama ortaya çıkan sonuç, tanıdık değil” diyor Raf Simons.


Görünüşte sade ama yapısal olarak karmaşık kıyafetler sundular bize. İlk bakışta kol düğmeleriyle süslenmiş ve manşetleri kıvrılmış gömlekler, trençkotlar ve şapkalar çıkıyor karşımıza. Kumaşlara ve detaylara yakından baktığınızda ise hepsinde bilinçli bir bozulma hali ya da müdahale var. Sararmalar, lekelenme izleri ve düzensiz renk geçişleri. Bu yapısal yer değiştirmeler en çok da kol manşetlerinde, iç astarların dışarı taşmasında, cep veya kol detaylarında kendini belli ediyor. Normalde saklanması beklenen ham dikiş izleri, düzgün bitirilmemiş kenarlar bu kez saklanmıyor. Hiçbir şey yeni gibi gösterilmiyor. Prada ve Simons, mükemmelliğin peşinde değiller. Yaşamın izlerini taşıyor. “Bu koleksiyon, güzellik, zarafet ve anlam arayışıdır” diyor Miuccia Prada.


Defilenin bir diğer statment’ı da inanılmaz derecede daralan formlar. Bunda da Raf Simons, 2000’lerde kendi tasarladığı koleksiyonlardan referans almış gibi. Gerçi günümüzde ne kadar sağlıklı ve karşılık buluyor tartışılır.
Dsquared2: Olimpiyatlara Hazır
Kanadalı tasarımcı kardeşler Dan ve Dean Caten için ilham kaynağı belliydi. Kış olimpiyatları ve buz hokeyi. Bu yüzden sıradan bir taktik gibi duran Hudson Williams’ın defileyi açması aslında hikayeyi tamamlayan akıllıca bir hamleydi. Yılın en ateşli dizisinde buz hokeyi sporcusunu canlandırıyordu neticede, ayrıca o da bir Kanadalı. Sıradan bir dayanışma gibi de okuyabilirsiniz. Yine de araştırma şirketleri Golden Globe töreninden sonra internette en çok değer yaratan kişinin Williams olduğunu duyurduğunda tabii ki her şeyin hesaplı olduğunu anlıyorsunuz. Ralph Lauren’in Palazzo’daki daveti, Prada’nın Fondazione’deki minimal şovu derken haftanın en görkemli defilesiydi Dsquared2’inki.


Her zaman olduğu gibi abartıyı bir estetik araç olarak kurguladılar. Diğer modaevleri erkeklik arketipleri üzerinden ilerlerken Dean ve Dan sporcu arketipleri üzerine oynadılar. Canlı renklerdeki şişme yelekler, puffer montlar ve kürklü ceketler dokular açısından zengin bir seçki sunuyordu. Bir de kötü haber, derin V yakaların yanında düşük bel jean’lerin resmi olarak geri dönüşü açıklandı. Koleksiyonun yıldız parçası mı? Buz patenleri; ama sneaker ya da stiletto olarak bu kez. Akıllıca ve eğlenceli. “It shoes” kategorisinden yıllarca konuşulacak cinsten.

2026 Kış Olimpiyatları, 6-22 Şubat 2026 tarihleri arasında Milano–Cortina d’Ampezzo ev sahipliğinde gerçekleşecek; şehir ile dağ arasında bölünen bu format koleksiyonun ruhunu birebir yansıtıyor.
Soshiotsuki, Shinyakozuka, Setchu: İtalya’daki Japonlar
Yıllarca Paris Moda Haftası’nın resmi takviminde yer alan Japon tasarımcıları ve neden burada sergilediklerini konuştuk. Rei Kawakubo, Issey Miyake, Undercover’ın tasarımcısı Jun Takahashi, Yohji Yamamoto ve Junya Watanabe sembolik bir okul kurdular, Antwerp 6 gibi.

Japon erkek giyiminin İtalya’ya inişinde tuhaf bir şiirsellik var. Terzilik, zanaat ve gösterişsiz ama kusursuz bir şıklık. Shinyakozuka ve Soshiotsuki bu sezon, Floransa’daki Pitti Uomo’nun konuk tasarımcılarıydı. Shinyakozuka, Hokkaido’nun karla kaplı iklimini Floransa’ya getirip defile alanını, hatta modellerin üzerini karla kapladı. Japonların deneysel tekniklerini cepli ve işlevsel tasarımlarla harmanladı. Tokyo sokaklarında bir başına çıktığı yürüyüşlerden ilham alıyormuş Shinya Kozuka. Şov notlarına göre yol kenarında rastladığı düşürülmüş eldivenler bu koleksiyonun çıkış noktası. Japon edebiyatının kendine has büyülü gerçekçi dünyasının, Murakami’nin sıradan anlatılarının modaya yansıması gibi. 1.300 düğmeyle kaplı bir palto dışında koleksiyonun ilgi çeken bir diğer yanı ise Dickies ile yapılan işbirliği…
Bir diğer Japon tasarımcı Soshi Otsuki ise 80’lere takıntılı. Geçtiğimiz yaz Tokyo Moda Haftası kapsamında sunduğu İlkbahar/Yaz 2026 koleksiyonunda Japon beyaz yakanın 80’lerdeki ofis stilini referans aldıktan sonra bu kez Floransa’daki Sonbahar/Kış koleksiyonunu sunarken 80’lerin caz tınıları fondaydı.
Prestijli LVMH ödülünü kazandıktan sonra Avrupa’daki ilk defilesini sunan Japon tasarımcı bir kez daha terzilik konusunda ne kadar marifetli olduğunu göstermek için kendisiyle yarıştaydı, araya daha sportif look’lar ekleyerek. Uzun paltolar, yumuşak omuzlu ceketler ve yüksek belli, pileli pantolonlar bedeni sıkıştırmak yerine ona alan tanıyor; siluetler yürüdükçe yaşayan, akışkan bir zarafet taşıyor. Deri parçalar parlak ya da agresif değil, mat ve ağır; güç göstergesinden çok malzeme bilgisine işaret ediyor. Biraz Armani, biraz Saint Laurent. Kendisi bu benzetmelerden sıkılmış olsa da. Yine bir stil notu. Kıravatları içeriye sıkıştırıyoruz.


Japon tasarımcı Satoshi Kuwata tarafından kurulan ve Milano merkezli çalışan Setchu, kimliğini baştan itibaren Japon/İtalyan kültürel geçiş üzerine kuruyor. Günümüz politikasının merkezine yerleşmiş bir ada ülkesi, aynı zamanda Kuwata’ya göre en iyi balıkçı destinasyonu Grönland koleksiyonunun ilham kaynağı. Adanın geleneksel kostüm ve aksesuarları, minimalizmi ve sessizliği tasarladığı kıyafetlerin diğer referanslarından. Mesela, başı tamamen saran formlar, koleksiyonun “dış dünyaya karşı kapanma” fikrini güçlendiriyor, tıpkı bir ada gibi. İşlevsel cepler ve kalın dokular neredeyse bir avcı kıyafetini çağrıştırıyor. Omuz panelleri ve yün dokular, sert doğa koşullarına karşı geliştirilen “koruyucu” giysi fikrini vurguluyor.
Birkaç İyi Adam
Bu sezonun Milano ve Floransa sahnesinde nispeten farklı köklerden gelen ama benzer bir soruyu yanıtlayan markalar vardı: Zegna, Paul Smith, Ümit Benan, Tod’s, Santoni ve Brunello Cucinelli. Her biri erkek gardırobuna dair bir çeşit “modern denge” öneriyor. En kaba haliyle, hepsi geçmişle konuşan ama bugünle hesaplaşan bir erkek giyimi yazıyor: gelenekten ilham alıyor, ama geçmişin hipnotik tekrarı değil; onu yeniden şekillendirerek bugünle buluşturuyorlar.


Zegna’da defile alanında modaevinin kurucusu Ermenegildo’nun orijinal çalışma masası ve homburg şapkaları sergilenirken, podyumun merkezine yerleştirilen büyük oval gardıropta ailenin dört kuşağına ait giysiler yer alıyordu. Moda dünyası dolapta öylece durup yatan kıyafetlere refarns vermesini seviyor. Birkaç sezon önce Matthieu Blazy, Bottega’da bu fikri işlemişti. Zamanın yıpratmasına dayanabilen giysiler fikri Prada’yı devam ettiriyordu sanki. Kruvaze takımlar, podyumda yer alan gardrıpotaki parçaların modern yansımasıydı. Ceketler ters yüz edilebilir ve düğmeler sayesinde üç farklı şekilde; sola, sağa ya da simetrik olarak ortadan iliklenebiliyorlardı, ustaca.
Dsquared2 gibi bizi dağlara davet eden bir diğer isim de Ümit Benan’dı. 1988’de babasının St. Moritz’de çekilmiş bir fotoğrafından ilham alan Benan yarattığı karakterlerde babasını yaşatmayı seçiyordu. Ekoseler bir apres-ski partisinde karşımıza çıkıyor. Brunello Cucinelli’de kargo pantolonlar var. Gelecek dönemde fonksiyonel giyim yeniden yükselişte anlayacağınız.


Tod’s’da gündemde Made in Italy’nin zanaatkârlık geleneğini kutlamak vardı. Koleksiyonun kalbinde Winter Gommino yer alıyor; ustalığın, incelikli el hareketlerinin ve işini doğru yapmaya adanmış zamanın nihai ifadesi. İtalyan yaşam tarzının bir sembolü olan Winter Gommino, kalite ve iyi zevkin her şeyin önüne geçtiği, gösterişten uzak bir lüks anlayışını temsil ediyor. Tod’s’un en ikonik hammaddesi olan deri, koleksiyonun tamamında kendini gösteriyor.


Santoni, gün doğumundan hemen önce beliren ışığın gizli detayları ortaya çıkardığı o büyülü andan esinleniyor. Koleksiyonun adı Aurora. Le Marche’nin kış manzarasından ilham alan marka, ışık ve zanaatin buluştuğu noktada yeni bir estetik dil tasarlıyor. Koleksiyonun merkezinde Santoni’nin ikonik el boyaması tekniği Velatura yer alıyor. Pigment, deri üzerine katman katman uygulanıyor ve ustalıklı fırça darbeleri tonlara derinlik, dokulara canlılık kazandırıyor.


Büyük Final: Giorgio Armani
Sakin geçen Milano Moda Haftası hakkında ilginç bir trivia. Hafta Hudson Williams’la açıldı ve onunla kapandı. Hayır, bu kez yürümedi, ama Giorgio Armani defilesini front-row’da Ricky Martin’le birlikte izledi. Armani defilesi elbette hüzünlüydü, Giorgio olmadan düzenlenen ilk erkek şovun final selamını Emporio ve Giorgio Armani erkek koleksiyonlarının direktörü, aynı zamanda Armani’nin partneri Leo Dell’Orco ve kendisi de Armani’de 35 yılını geçiren yeğeni Gianluca vardı. Dell’Orco’nun gösterdikleri bugüne kadar gördüklerimizden farksızdı. Giorgio Armani biraz da konfor alanı tadında. Şaşırtılmak istemiyorsunuz, güzelliğin saf ve rafine hali insana keyif veriyor gibi.

Kadifeler, kayak parkaları, şal yakalı paltolar ve yeşilin en güzel tonunu gördük. 111 look boyunca bir kez daha 90’lar arşivinde gezintiye çıkmış gibiydik. Markanın imzası haline gelmiş greige’in geçidine tanıklık ettik. Klasik Armani ve yumuşak terzilikle Armani’nin zamana meydan okuyan cazibesine kapılıp gittik.