Dilek Uyar’la O AN

"Çiftçinin Altını"

Tarihi karantinada Ankara’nın ıssız sokaklarını ve Covid-19 yoğun bakım servislerindeki hastaları çeken ödüllü Fotoğraf Sanatçısı Dilek Uyar, onun için doğru anı anlatıyor.

Biz fotoğrafçı olarak tarihi değiştiremeyiz, ama onu gösterebiliriz.

Bir fotoğrafçı olarak karantinayı nasıl geçiriyorsunuz?

Karantina süreci, 2020’nin 11 Mart’ından itibaren hayatımıza dahil oldu. Süreç başında çok paniklemiştim; çünkü ağırlıklı olarak seyahat fotoğrafçısı olarak çalışıyordum ve ne yaparız ne ederiz, hiçbir yere gidemiyoruz gibi kaygılar had safhadaydı. Bir de hayatım boyunca kendime hep bir çıta belirlemiştim; her sene bir önceki senenin üzerinde olmam lazım diye. Bunun için evde oturarak bekleyemezdim ama nasıl olacaktı… Ciddi acabalar yaşadım. Sonra sürecin ciddiyeti ve büyüklüğüyle yüzleştikçe fotoğrafçı olarak kaygılarım devreye girdi. Benim bu süreci fotoğraflamam lazımdı. Evet, ben bir fotomuhabir değildim, bu alanda eğitim almamıştım; ama bunun nasıl yapılması gerektiğini on seneden gelen fotoğraf tecrübeleriyle biliyordum. Daha önce kanser hastalarıyla bir belgesel çalışma da yürütmüştüm. “Bir şekilde girip süreci fotoğraflamalıyım” dedim. Çünkü hep söylediğim bir söz var: Biz fotoğrafçı olarak tarihi değiştiremeyiz, ama onu gösterebiliriz. Bu süreci yaşayan herkes öldükten sonra, belki onların aktardıkları da hayatlarını kaybettikten sonra neler yaşandığını ancak bu dönemde çekilen kısa filmler ve fotoğraflar aracılığıyla hatırlayacağız. O yüzden çektiğimiz fotoğraflarla bir şekilde tarihin yazılmasına şahitlik ve aracılık ediyoruz.

Ülkemiz pek çok ülke gibi biraz kapalı kutu, bu yüzden izin süreci biraz sıkıntılıydı. Ben İtalya’dan, Avrupa’dan fotoğrafları izledikçe Twitter’dan homurdandım; herkes fotoğraflar çekiyor, biz niye izin alamıyoruz diye. Hastanelerden hep ret cevabı aldım. Hep fotoğrafın gücü, ulaşabileceği alan ve fotoğraf sanatı küçümsendiği, eline her makine alan çekebilir diye düşünüldüğü için “Olanları bizim halkla ilişkiler departmanındakiler de çeker” dendi. Uzun süre izin mekanizmalarıyla boğuştum, sonra Ankara Büyükşehir Belediyesi sesimi duydu. Onlarla boş Ankara sokaklarını fotoğrafladık o dönemde, gerçekten kapanmaya gitmiştik çünkü. Ankara’da sokaklarda araçlar yoktu, insanlar yoktu; cumartesi günü trafiğin en yoğun olması gereken saatlerde Ulus Meydanı, Kızılay Meydanı, Tunalı Hilmi Caddesi bomboştu, Ankara’yı bilenler bunun ne demek olduğunu bilir. Buralarda fotoğraflar çektim; ürperticiydi.

Dezenfeksiyon aşamalarını fotoğrafladık, bu arada da hastanelerle boğuşmam devam ediyordu. Bir şekilde Gazi Hastanesi’ne girmeyi başardım, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nin başhekimi çok vizyon sahibi bir beydi. Orada Enfeksiyon Hastalıkları’nda Prof. Dr. Kenan Hızel, hastanedeki tüm izin prosedürlerinde ve hastanede bana eşlik etme noktasında çok yardımcı oldu. Ve hastaneye girip fotoğraflayabildik. Hem dezenfeksiyon aşamaları da hem de hastane çalışmaları bana uluslararası platformlarda pek çok ödül getirdi. Ödüllerin de ötesinde tarihin yazılmasına katkıda bulunuyorduk ve en azından bu süreci değerli bir şekilde değerlendirebildik. Şimdi son kapanmada ne yazık ki hiçbir yere çıkamadım ve evdeyim. Tam kapanma gibi de değil; o algıyı da sokakta bir şekilde yakalayamayacaksınız. Hepimiz için sancılı süreçler, çünkü seyahat edip çekmek istediğiniz şeyler, zamanı geçen olaylar var; bunları kaçırıyorsunuz. Mesela flamingoları çekmek istiyorum ama göç edip gidecekler, bir sene sonrayı beklemek zorunda kalacağım. Laleleri çekmek istiyorum ama lalelerin zamanı geçiyor, ben bunu kaçırdığımda bir daha çekemeyeceğim, bu tür zorluklarla elbette yüzleşiyoruz. Her sektör ve herkes gibi bir şekilde bunlar içerisinde çıkar yollar bulmaya çalışıyoruz.

Fotoğraf, yalnızca fotoğraf makinesiyle yapılmaz, ona o zamana kadar görmüş olduğunuz tüm filmleri, okumuş olduğunuz tüm kitapları, dinlediğiniz tüm müzikleri de koyarsınız.

“Sessiz Ankara” serisine gelmek istiyorum. Hem yoğun bakım servislerinde hastalığa bu kadar yakın olmak hem de Ankara sokaklarını bu kadar boş tecrübe etmek nasıldı?

Sanıyorum artık fotoğraf çekerken duygularımı bir tarafa bırakabiliyorum. Kanserli hastalarla yaptığım son çalışmadan sonra bunu öğrendim. O süreç çok zordu, en sonunda rahmetli Zeynep’in annesinin bana söylediği bir sözle o duygudan sıyrılmayı öğrendim. Çekerken böyle çok acabalar içine girmiyorum, ama misal o boş Ankara sokaklarını tamamen ana odaklı ve nasıl güzel kadraja alabilirim derken, akşam fotoğrafları düzenlemek için açtığımda tüylerimin diken diken olduğunu biliyorum. O an ona odaklansanız da sonra açıp baktığınızda artık biraz daha fotoğraf çekme sorumluluğu ve bilincinden uzaklaşıp insan olarak bakıyorsunuz ve evet, bu gerçekten tüyler ürpertici bir deneyim. Siz oradasınız ve bomboş, hayalet gibi bir şehir… Özellikle geçen seneki süreçte çok ciddi anlamda yaşadık bunu.

Dezenfeksiyon

Hastane deseniz o bambaşka bir boyut, buna kendimle ilgili şöyle bir örnek vereceğim: Ben 11 Mart’tan itibaren maske ve eldivenle dolaşanlardandım, ki maske zorunluluğu henüz yoktu. Bu kadar korkan ve irrite olan bir kadın olarak hastanede hastalarla şu an bilgisayar ekranına olduğum kadar yakındım. Bu gerçekten çok zordu. Karar verme aşaması da zordu, çünkü o dönem iki pakete yakın sigara içiyordum, iki çocuğum vardı, evdeydim, eşim vardı ve benim onları da enfekte etme riskim yüksekti. Tek sorumluluğum yoktu, bir de onlara karşı sorumluluğum vardı. Kararı almak, orada olmak kadar süreç de zordu. Süreç sonrası bekleyiş daha da kötüydü; on beş gün boyunca gün sayıyorsunuz, her gün ateşim çıktı mı diye kontrol ediyorsunuz. Zoom’da girdiğim söyleşi ve toplantılarda arkadaşlarım dikkat etmişler; tik geliştirmişim, sürekli ateşim var mı diye kontrol ediyormuşum. Çünkü inanılmaz korkuyordum, şu an hastalığa karşı biraz daha rahatladık. Hastalığa dair hiçbir şeyin bilinmediği ve tecrübe edilmediği nisan-mayıs ayları gibi hastanedeydim, bu endişe ve korkuları çok daha fazla artırıyordu.

Bilinen değil, bilinmezlik insanı korkutuyor. Sonunda ölüm olduğunu bilirsiniz ama göze alır gidersiniz, fakat ne olup olmayacağını bilmediğiniz bir yolda gitmek, benim adıma en azından, beni daha çok korkutur. Bu tarz gelgitler ve endişeler içindeydim, bütün o krizleri yaşadım. Gördüğümüz fotoğraflar, uzak mesafeden çekilmiş fotoğraflardı. Niye uzaktan çekiliyordu, çünkü hem hastane politikası hem de fotoğrafçının kendini koruması ve hastanenin fotoğrafçıyı korumaya çalışması gerekiyordu. Yakına girmesi risk; hem hastane almak istemiyor o riski hem de fotoğrafçı almak istemiyor ve uzaktan çekiliyor. Ben o riski göze aldım, ikna ettim ve onlar da kabul edip izin verdiler. Hastaların çok yakınına girdim. Herkesin yapabileceği bir işte sıyrılmanın yolu biraz daha farklı bir şey yapabilmektir. O farklılığı hastalara ve olayın içine biraz daha yakın olma noktasında aşmaya çalıştım. Zordu, sıkıntılıydı ama en azından süreci enfekte olmadan geçirmeyi başardık.

“In Epicenter of Covid 19” serisinden bir kare

Bu da uluslararası alanda aldığınız başarıları beraberinde getirdi.

Sony Dünya Fotoğraf Ödülleri’nde “Dezenfeksiyon” karesiyle birincilik aldım. “In Epicenter of Covid 19” serim, IPA’da önce on üç kategori arasında kategori birincisi oldu. Bu zamana kadar Türkiye’den kategori birincisi, hatta alt kategori birincisi olmayı başarabilen bile kimse olmadı. Süreç şöyle işliyor; alt kategoriler var, önce alt kategorilerde birinci olmanız gerekiyor. Alt kategori birincileri içerisinden bir kategori birincisi seçiliyor. Ben hem alt kategoride birinciyim hem de kategoride birinciyim, bir de seçilen bu on üç kategorinin birincisi; manzara, sinema, kitap, yayın, moda gibi pek çok alt kategori var. Bu 13 en iyi kategori birincisinden bir tane “Discovery of Year” seçiliyor, daha önce de buna aday olmuştum ama seçilememiştim. Bu sene “Discovery of Year” seçilmeyi başaran ilk ve tek Türk fotoğrafçıyım. Steve McCurry’nin ağzından adımı duydum, inanılmaz bir deneyimdi. Haber vermemişlerdi öncesinde, o yüzden inanılmaz şaşırdım, çığlık çığlığaydım evde. Sharja’dan yeni dönmüştüm, yine serim orada da bir ödül kazanmıştı; Timothy Allen Photography Scholarship’te kazanan beş seriden bir tanesiydim. Orada on iki günlük bir eğitime katılmıştık ve bir sergi vardı, dünyanın pek çok yanından fotoğrafçılar gelmişti. Oranın dönüşünde bu haberi alınca, dünyanın pek çok farklı yerinde, pek çok farklı jüri elinde ve gözünde dahi en iyi olduğunu görmek elbette çok mutlu ve onore eden bir şey.

Bu sene “Discovery of Year” seçilmeyi başaran ilk ve tek Türk fotoğrafçıyım. Steve McCurry’nin ağzından adımı duydum, inanılmaz bir deneyimdi. Haber vermemişlerdi öncesinde, o yüzden inanılmaz şaşırdım, çığlık çığlığaydım evde.

Peki, fotoğrafçılık hikâyeniz nasıl başladı?

Ben aslında avukatım, halen de eskisi kadar yoğun olmamakla birlikte avukatlığa devam ediyorum. Avukatlıktan önce de yapmaktan en çok keyif aldığım hobim serbest paraşütçülüktü, Türk Hava Kurumu bünyesinde serbest paraşütçülük yapıyordum. İnönü kamplarında büyümüş bir çocuktum, havacılığa oradan sevdalanmıştım. Babamın bana anlatımlarıyla bana da heves geçmişti, sonrasında Efes’e taşınmasıyla Efes’te paraşüt okulunun atlayışlarıyla devam ettim. Yıllar sonra çoluk çocuğa karıştıktan sonra da devam etmiştim. İzmir-Torbalı’da takip ettiğim duruşmalar vardı ve o vesileyle gidebiliyordum, gittikçe de atlayış yapıyordum. Duruşmalar bitti ve ben atlayış yapmaya gidemez hale geldim. Bir hobi bulmam gerekiyordu; hep söylerim bir tutamağa ihtiyacı var hepimizin: Oğuz Atay’ın “tutunamayan”larından olmamak, “Bat dünya bat” dememek için bir tutamağa ihtiyacımız var. Bu paraşütçülük, gitar çalmak, bağlama çalmak olur, voleybol oynamak, resim yapmak olur… Bir şeye ihtiyacımız var. Ben de ne yapabilirim diye kendimi ve etrafımı yoklamaya başladım. Fotoğraf çok popülerdi o dönem, dijital makineler yeni yeni ulaşılabilir hale gelmişti. Sanat dalları daha fazla uğraşı gerektirdiğinden bizde şöyle bir yanılgı vardı; fotoğrafı nasılsa fotoğraf makinesi seçiyor, bir fotoğraf makinesi alırsam fotoğraf sanatçısı olurum. Ben de böyle biliyor ve zannediyordum, çünkü az bilen çok bildiğini zanneder. Hiçbir şey bilmiyordum fotoğrafa dair. Arkadaşım da fotoğrafa başlamıştı, ben de iyi o zaman bir makine alayım dedim. O zamanlar, adliyeler Çağlayan’da birleşmemişti, Doğubank’ın orada da adliyeler vardı. Duruşmayı beklerken girip makinemi aldım ve çıktım. Oğlumun yıl sonu gösterisinde o zamana kadar sahip olduğumuz bu en iyi fotoğraf makinesiyle çektiğimiz fotoğraflar flu çıktı. Şahane makinemde bir sorun olamazdı, muhtemelen ben ayarlarda bir yanlışlık yapmıştım, o zaman ne yapmak gerekiyordu diye düşünüp bari kursa gideyim dedim. Kurslar aylarca sürüyordu, bir deklanşöre basmak için aylar mı gerekir, bunlar kendini ne zannediyor dedim… Bu sürede ofis saatlerinde kaçıp gidebileceğim bir kursa başladım, orada da fotoğrafı sevmeye başladım. Sevgi de emek istiyor, emek vermediğiniz hiçbir şey olmuyor. Neden, niçinler üzerine düşünmeye başladım. Hem dünyaya hem de kendime dair güzel bir yol oldu fotoğraf. Hâlâ o yolda devam ediyoruz ve hâlâ birlikte öğrenmeye devam ediyoruz.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-23-801x1200.png
Dilek Uyar, 2017’de National Geographic Yılın Seyahat Fotoğrafı Yarışması birinciliğiyle bu unvanı alan ilk Türk kadın fotoğrafçı olmuştu.

Bir röportajınızda içsel adalet duygunuzun gelişkin olduğu söylemiştiniz ve bir avukatsınız. Fotoğraf yolculuğunda bunların kattığı artı değerler oldu mu?

Avukatlığın kattığı artılardan bir tanesi insan diyalogları; insan odaklı fotoğraf çektiğiniz için diyaloğunuzun iyi olması gerekiyor bence. Zaten ben, içinde insan olmayan fotoğraf çekmeyi çok sevmem genel portfolyoya bakıldığında. İnsan çekiyorsanız da doğal ve samimi ifadeyi almak çok zordur ve en önemlisi de odur aslında. Görünmez olmanız ya da ondan biri olmanız lazım. Bu ikisi de ancak ve ancak çok iyi diyaloğunuz olursa mümkün olabiliyor. Avukatlığın bana en büyük artılarından biri, bu diyalog sayesinde görünmezliği kolay sağlamam oldu sanıyorum. Her fotoğraf aslında çekenin kendi hayat görüşünden bir şeyler içerir, ben de fotoğraflarımda ister istemez bunu bir şekilde aksettiriyorum. Kadınları ön plana çıkarmayı seviyorum, çünkü Anadolu kadınının ne kadar ezildiğini ne kadar fedakâr ve çalışkan olduğunu biliyorum. Bunu çok bağırmadan usul usul göstermek ve söylemek istiyorum. Bunlar görülsün, belge altına alsın istediğim gibi, hayata bakış açımız ve yansımalarımız da fotoğraflarda görünüyor.

Hukukçu kimliği gibi bir de kadın kimliğiniz de var, bu nasıl etkiliyor?

Ansel Adams’ın çok sevdiğim bir sözü vardır: “Fotoğraf, yalnızca fotoğraf makinesiyle yapılmaz, ona o zamana kadar görmüş olduğunuz tüm filmleri, okumuş olduğunuz tüm kitapları, dinlediğiniz tüm müzikleri de koyarsınız.” Bu o kadar doğru ki, ben hayata nasıl bakıyorsam o perspektiften gösteririm size de. Gittiğim bir yerin çöpünü gösterirsem siz orayı çirkin bir yer olarak görürsünüz, fakat çöpü göstermezsem siz orayı daha farklı algılarsınız. Ağlayan çocukların olduğu yerde sadece onları çekersem orada herkesin ağladığını düşünürsünüz ya da herkesin ağladığı bir yerde gülen yüz çekiyor olursam siz herkesin güldüğünü zannedersiniz. İşte, siyaset ve propaganda fotoğraf üzerinden böyle yapılabilir. İster istemez bakışınız yansıyor. Bir kadınım, kadın olmanın zorluklarını buram buram yaşayan bir kadınım. Hem avukat olarak hem de fotoğrafçı olarak bunların zorluklarını yaşadım, elbette bunları yansıtmamam ve dile getirmemem mümkün değil. Bazen fotoğrafların bakış açılarıyla, bazen fotoğrafların alt metinleriyle, bazen de söyleşilerde sorulan sorular aracılığıyla bunları dile getirmek ve söylemek zorundayım.

Seyahat kısmındaki fotoğrafların hikâyelerinden de bahsedebilir misiniz?

Her gittiğimiz yerde birçok şey yaşıyoruz, her gittiğimiz yerde bir sonraki seyahate kadar dilimize persenk edip güldüğümüz şeyler oluyor. Mesela Doğu Anadolu’daki seyahatlerimizde cebimizden yemek parası verdiğimizi hatırlamam. Sabah konakladığımız yerden çıkar ve akşama kadar sokaklarda oluruz. Bir yere gidip de biraz hoş beş ettikten sonra fotoğraf çekmek istediğimizde, “Önce gel karnını doyur sonra çekersin” diyorlar. Bu yüzden her gittiğimiz yerde yemek yiyorduk, bir de öyle bir durum var ki yemek yemediğinizde bozuluyorlar; sofraya oturmamak hor görmek gibi görülüyor. Hayatım boyunca da bunu yapmayı hiç sevmedim, istemem de. Bu yüzden gittiğim yerlerde habire yemek yediğimi bilirim. Ya da açı almak için yüksek yerlere çıkmam gerekiyor, arka planda beni çekip çok güldürdükleri de oluyor. Uykusuz geçen çok günler oluyor, çoğu zaman uçağa bindiğimde hemen uyuyorum. Arkadaşlarım bunun da fotoğraflarını, videolarını çekiyorlar mesela. Pek çok enteresan şeyle karşılaşabiliyorsunuz, ama çok keyifli. Normal hayatta asla girmeyeceğim pek çok ortama fotoğraf sayesinde girdim. Bu da bana pek çok hayata dokunma şansı verdi. Bunlar beni çok zenginleştirdi, bu yüzden çok teşekkür ediyorum fotoğrafa bana bu kadar çok perspektif verdiği için.

Dilek Uyar’ın 2021 Pink Lady Ödülleri’nde “Hasadı Eve Getirme” kategorisinde birincilik alan fotoğrafı.

2021 Pink Lady Ödüllü fotoğrafınızı nasıl bir “anda” çektiniz?

Şehirde doğmuş ve büyümüş bir kadın olarak tarlada hangi bitki nedir bilmem. Fotoğraf çekmeye gittik, orada arkadaşlar bize yardımcı olup gezdirdiler. Bamya tarlasını gösterdiler, çiçekleriyle de meşhurmuş, orayı çekelim dedik. Benim de altımda şalvar, üstümde askılı tişört var; kimse de bana bir şey söylemedi. Toplayanlar arasında da bir teyze var, ben de içimden ne hanım evladı bir teyze, eldivenle mi toplanır diyorum. Teyze de bana tuhaf tuhaf bakıp, “Kızım, iyi misin sen öyle, rahatsız olmayasın sonra” diye soruyor. Meğerse bamya dalarmış, o yüzden eldivenle topluyorlarmış. Sonrasında benim her tarafım kabardı ve kaşınmaya başladı. Toplama aşaması bittikten sonra, teyzenin bamyaları ipe dizdiğini gördük. Bamya, ipe dizilip çiçeğiyle kurutulurmuş, sonrasında da kurudukça çiçeği düşüp bamya ortaya çıkıyormuş. Bunu nasıl çekeriz, ne yaparız derken teyzenin önüne, evin girişiyle dışarısı arasındaki bölüme bildiğiniz uzanarak çekilmiş bir fotoğraf o. Benim sevdiğim fotoğraflardan bir tanesiydi ,çünkü hayvanların gelişi, bamyaları ipe dizen teyzenin onlarla sanki çocuğuyla sohbet ediyormuş gibi diyaloğu, arka tarafta oturan evin kayınvalidesinin havasıyla tipik Anadolu evi ve hayatının en güzel göstergelerinden biri oldu sanki. Bir taraftan da bamyanın kurutulmasını gösteriyor. Bir de bamya kurutmanın daha öncesinde hiç öyle fotoğrafı çekilmemişti, biz hep kurutulmuş olarak ipe dizilmişini görmüştük. Bu tarz bir bamya kurutulmasının fotoğrafı görülmemişti. Her ikisi bir arada kıymetli ve güzel oldu. Food Photography Awards’ta aldığı birincilik haricinde de daha önce HIPA’da birincilik alıp Birleşik Arap Emirlikleri’nden bir ödül gelmesini sağlamıştı.

Yolun güzelliği burada, yol sizi nereye götürüyor hiç bilmiyorsunuz ve aslında hiç sonu yok. Birden çıkıyor ve ambarın, arpanın, buğdayın hiç çekilmemiş bir karesini yakalayabiliyorsunuz.

Üçüncü olan “Çiftçinin Altını” fotoğrafından da bahsedebilirim. Benim çok sevdiğim fotoğraflardan bir tanesiydi. Tesadüfen karşımıza çıkan bir ortam oldu. Orada da kaşındık. Ankara yakınlarında buzağı çiftliği var, oraya gitmeyi çalışıyorduk. Yolda da tahıl ambarını gördük, durup dışarıdan birkaç kare aldık. Oradan bir arkadaş, ambarları gösterdi. Yukarıdan tavan kırılmış ve mükemmel bir ışık vuruyor, burada çalışmam gerekiyor, dedim. Tabii sizin oraya girmeniz demek göğsünüze kadar buğdaylara dalmanız demek. Arpa biti dedikleri bir şey varmış, arpa da dalarmış. Günlerce yine kaşındım, yıkansanız da geçmiyor. Tamamen tesadüfen böyle şeyler olabiliyor. Yolun güzelliği burada, yol sizi nereye götürüyor hiç bilmiyorsunuz ve aslında hiç sonu yok. Birden çıkıyor ve ambarın, arpanın, buğdayın hiç çekilmemiş bir karesini yakalayabiliyorsunuz. Bir de o fotoğrafta kürekle atma esnasında balık figürü oluştu. Anadolu’da eski mitolojilerden balığın doğurganlık ve bereket imgesine kadar pek çok şeyi anlatıyordu. Çiftçinin altını dedik çünkü arpa, buğday çiftçi için altın gibiydi. Hayatını idame ettiriyordu, hasat sonrası düğününü ve bayramını yapıyordu. Sadece renk olarak değil, kıymet olarak da altın gibiydi çiftçi için.

İngilizcede de “to shoot a photo” denir, buradaki “shoot” silahı çekmek, öldürmek, dondurmak ve o anı kilitlemek anlamındadır. Zaman, orada duruyor ve sizin bir fotoğraf kareniz içinde sonsuza kadar aktarılıyor, bu çok sihirli.

Fotoğrafçılığa başladığınızdan beri zaman kavramınız değişti mi?

Zamanla ilişkim fotoğrafta değişmedi aslında. Zamanla ilgili şunu söyleyebilirim, anları durdurabilmek ve o anının içerisinde uzun süre kalabilmek yetisini veriyor. İngilizcede de “to shoot a photo” denir, buradaki “shoot” silahı çekmek, öldürmek, dondurmak ve o anı kilitlemek anlamındadır. Zaman, orada duruyor ve sizin bir fotoğraf kareniz içinde sonsuza kadar aktarılıyor, bu çok sihirli. Ben hep şeyi söylerim, eski fotoğraflara gitmek, zamanda yolculuk, zamanı geriye almak gibi. O anda orada ne hissetmişim, oradaki koku neymiş, hava sıcaklığı neymiş bunların hepsini size hissettiriyor tekrardan. Zamansal algıyı biraz bu şekilde kırıp farklılaştırıyor.

Her insanın kendi vatanı ve memleketine borçları olduğunu düşünürüm. Bu yüzden memleketime olan borcuma ilişkin de bir proje var kafamda.

Yakın zamanda yeni projeleriniz var mı?

Covid’e farklı bir bakışla bir sürpriz proje var. Seyahat fotoğrafları dışında proje bazlı çalışmayı sevdim ve istiyorum. Kanserli hastalarla yaptığımız çalışma ve Zeynep’in hikâyesi web sayfamda var. İki kız kardeşin hikâyesi var, ışıkla resmetmek istiyorduk; geçen sene niyetlenmiştik fakat olmadı. Bakalım, pandeminin izin vereceği boyutlarda bu sene niyetliyiz. Bir de her insanın kendi vatanı ve memleketine borçları olduğunu düşünürüm. Bu yüzden memleketime olan borcuma ilişkin de bir proje var kafamda. Sanıyorum kapanma sonrası, Türkiye’nin pek çok yerinden kimselere ulaşıp onları fotoğraflayacağım bir proje olacak. Bu memlekete bir borcum varsa eğer, bu vatanda doğmuş ve büyümüş bir kadın olarak kendimce o borcu ödeme yöntemim olacak diyebilirim.